VİTİR VE NAFİLELER BÂBI

METİN

Her sünnet nâfiledir. Fakat aksi yoktur (yani her nafile sünnet değildir). Vitir namazı, amelen farz, itikaden vâcip, sübûten sünnettir. Ulema bu husustaki rivayetlerin arasını bu şekilde bulmuşlardır. Bu izaha göre vitiri inkâr eden ikfar olunmaz. Yani küfre nisbet edilmez. Sabah namazı kılarken vitiri (kılmadığını) hatırlamak onu bozar. Şartı mevcut ise aksi de öyledir. İmâmeyn buna muhaliftir.

İZAH

Vitir veya vetr: Çiftin zıddı (yâni tek mânâsına) dır. Nâfile lûgatta ziyade demektir. Şeriatta ise aleyhinize değil, lehimize meşru olan ziyade ibâdettir.T.

«Her sünnet nafiledir.» Bu bâptan önce mekrûhlar bahsinin sonunda sünneti. müekkede ve gayri müekkede kısımlarına ayırmış; bunu abdestin sünnetleri bâbında dahi anlatmıştık. Bunların hepsine nâfile adı verilir. Çünkü farzı tekmil için ziyade edilmişlerdir. Şârihin muradı başlıkta açık olarak sünnet tabirini kullanmadığı için özür dilemektir. Çünkü bu bap ayni zamanda sünnetleri de beyan için tahsis edilmiştir.

«Aksi yoktur.» ifâdesinden murad; lügat itibariyle aksi yoktur demektir. Çünkü fıkıh mantıkî kâideler üzerinde durmaktan uzaktır. Maksat her nâfile sünnet değildir demektir. Zira aynen kılınması istenmiş olmayan namaz nâfiledir: fakat sünnet değildir. Ayni istenilen namaz böyle değildir. Meselâ: Gece namazı, kuşluk namazı aynen istenilen namazlardır (ve sünnettirler).

Amelen farz demek, yapılması farz yani fiil hususunda kendisine farz muamelesi yapılır; terk eden günahkâr olur. Yapılmazsa ondan sonraki de câiz olmaz; tertibi ve kazâsı vâciptir demektir.

Bilmelisin ki farz, biri amelî ve ilmî diğeri, yalnız amelî olmak üzere iki nevidir.

Hem amelî hem ilmi olan farz beş vaktin farzları gibidir, Bunlar amel cihetinden farzdırlar. Terk edilmeleri helâl değildir. Bunların fevti ile cevaz da fevt olur. Yani bunlardan biri terk edilirse o kaza edilmedikçe sonraki kılınamaz. İlim ve itikad cihetinden de farzdırlar. Yani farz olduklarına inanmak lazımdır. İnanmayan kâfir olur.

Yalnız amelen farz vitir namazı gibidir. Vitir namazı söylediğimiz gibi yalnız amel cihetinden farzdır. İlmen farz değildir. Yani itikad edilmesi farz değildir. Hatta onu inkâr eden kâfir sayılmaz. Çünkü delili zannîdir. Vitirde birde ihtilaf şübhesi vardır. Onun için vitir namazına vâcip adı verilmiştir. Bunun bir örneği de başın dörtte birine mesh etmektir. Zira kati olan delil meshin aslını ifâde etmiştir. Dörtte bir miktarı ise zannidir. Lâkin müçtehide göre onun zanni delilini tercih ettirecek bir sebep bulunmuştur. Bu sebeple o kat'iye yaklaşmıştır. Ve müçtehid ona ameli farz adını vermiştir. Şu mânâya ki: Yapılması lazımdır. Hatta terk ederde meselâ: Bir kıla mesh yaparsa bununla cevaz fevt olur. (o abdestle namaz kılmak caiz olmaz.) Ama dörtte bir miktarı ilmen farz değildir. Hatta bunu inkâr eden kâfir olmaz. Meshin aslını inkâr etmek böyle değildir. Bununla anlaşılır ki vâcip dahi iki kısımdır. Çünkü kat'î olmayan bu farza vâcip denildiği gibi amelde bundan aşağı, sünnetten yukarı olana da vâcip denilir ki, o da yapılmadığı takdirde cevaz fevt olmayandır. Meselâ: Namazda fatihayı okumak, vitirin kunutu ve bayram tekbirleri, ve secde-i sehiv ile tamamlanan vâciplerin ekserisi bu kabildendir. Bazen vâcip tabiri kati farz mânâsında da kullanılır. Nitekim bunu Telvihten naklen abdestin farzları bâbında arz etmiştik. Oraya müracâat edebilirsin.

«İtikaden vâcip» ten murad: inanılması vâciptir demektir. Ulemanın sözlerinden anlaşıldığına göre vitirin vâcip bir namaz olduğuna inanmak vâciptir. Çünkü inanmak vâcip olmasa, fiilinin vâcip olması mümkün değildir. Vâcip olduğuna inanmadığı bir şeyi yapmak kimseye vâcip olamaz. Onun içindir ki, İmâmeynin: «Vitir namazı sünnettir. Fakat kazası vâciptir.» Sözleri müşkil sayılmıştır. Nitekim gelecektir. Usul fıkıh ulemasının vâcip hakkında: «Vacibin hükmü yakînen bilerek değil, amelen lazım gelmektir.» Demeleri de buna delâlet eder. «Yakînen» tabiri vacibin hükmünün amelen ve zannî şekilde bilerek lazım gelmesini ifade eder. Binaenaleyh o kimsenin bunun zannî yani vâcip olduğunu bilmesi lazım gelir. Aksi takdirde usul fıkıh ulemasının «yakînen» demeleri hükümsüz kalır. O zaman Zeyleî'nin: «Hanefî bir kimsenin vâcip olduğunu itikâd etmesi icap etmez.» sözü müşkil kalır. Meğer ki: «Murad farz olmadığını anlatmaktır. Hatta vâcip olduğuna inanmayan kâfir olmaz.» şeklinde cevap verile. Çünkü yukarıda geçtiği vecihle vâcip kelimesi farz mânâsında da kullanılır.

«Sübûten sünnet»dir ifâdesinin mânâsı: Vitirin sübûtu Kur'an ile değil, sünnet yoluyladır demektir. Bu sünnet, Rasûlüllah (s.a.v.)'in şu hadisi şerifidir: «Vitir haktır. Vitir namazını kılmayan benden değildir. Bunu üç defa tekrarladı» hadisi Ebû Davud ile Hâkim rivâyet etmiş; Hâk'im onu sahîhlemiştir. Vitirin bir delil'i de: «Sabahlamadan vitiri kılın!» hadisidir. Bunu Muslim rivâyet etmiştir. Emir vücûp ifâde eder. Meselenin tamâmı Münye şerhindedir.

«Bu husustaki rivâyetler»den murad: İmâm-ı A’zam'dan rivâyet edilen üç kavildir. Çünkü İmâm-ı A’zam'dan vitirin hem farz hem vâcip hem de sünnet olduğu rivâyet edilmiştir. Rivâyetlerin arasını bulmak ayırmaktan evlâdır. Bu suretle bütün rivâyetler vâcibte karar kılınmışlardır ki, Kenz ve diğer kitablarda tercih edilen budur.

Bahr sahibi: «İmâm-ı A’zam'ın en son sözü vitirin vâcip olmasıdır.» demiştir. Muhît'te «sahîh olan budur.» denilmiş; Hâniye'de sahîh yerine esah tabiri kullanılmıştır.

Mebsût'ta da: «İmâm-ı A’zam'ın mezhebinden zâhir olan budur.» denilmiştir Mebsut sahibi bundan sonra şunu söylemiştir: «İmâmeyne göre ise vitir namazı amel, itikad ve delil yönünden sünnettir. Lâkin sair vakit sünnetlerinden daha kuvvetlidir»

«Bu izaha göre» yani rivâyetlerin arası bu şekilde bulunduğuna göre vitiri inkar eden kâfir sayılmaz. Çünkü farz rivâyeti hakiki farz mânâsına alınırsa vitiri inkâr edenin kâfir olması lâzım gelir. Vâcip rivâyeti hakiki vâcip (yani yapılmazsa başkası da câiz olmaz. Ama farz muamelesi görür.) mânâsına alınırsa sabah namazı kılarken vitiri kılmadığını hatırlamakla namazın bozulmaması lazım gelir. Sünnet rivâyeti hakiki sünnet mânâsına alınırsa vitirin kaza edilmemesi ve kezâ oturarak ve hayvan üzerinde kılınabilmesi lazım gelir.

Musannıf buna tefrî' ettiği sözünde letfü neşir-i mürettep yapmıştır. Anlayıver!

Vitrin aslını inkâr eden bil-ittifak tekfir edilmez. Çünkü tekfir edilmek sünnet ve vâcip olan bir şeye lazımdır. Nitekim Feth-ul-Kadir'de açıklanmıştır.

Ben derim ki: Maksat mükemmel bir terbiye ile inkardır. Meselâ: delil şübhesinden veya bir nevi te'vilden dolayı olmalı; Bu takdirde ileride gelecek: «Sünnetleri terk eden kimse onların hak olduğuna inanırsa günahkâr, inanmazsa kâfir olur.» Sözü buna aykırı değildir. Çünkü ulema küfrü. tahkir ederek bırakmakla illetlendirmişlerdir. Nitekim bu sözü Bahr sahibi Tecnîs, Nevâzil ve Muhîte isnâd etmiştir. Birde Münye şerhinde: «Vitiri inkâr eden kâfir olmaz. Meğer ki onu tahkir edip, sünnetler bahsinde geçen mânâya göre hak olduğuna inanmaya!» denilmiştir. Sünnetler bahsinde geçen mânâdan murad: «Bu Peygamber (s.a.v.)'in işlediği bir fiildir, ama ben onu yapmıyorum.» demektir. Sonra bilmelisin ki, Eşbah'ta: «Vitirin aslını ve kurbanı inkâr eden kâfir olur.» denilmiştir. Bu sözün bir misli de Kinye'dedir. Bundan anlaşılan burada murad vitirin vâcip olduğunu inkardır. Bunu Zeyleî'nin ta'lilide te'yid etmektedir. Zeyleî: «Çünkü haber-i vâhidle sabit olmuştur». diye ta'lilde bulunmuştur. Haber-i vâhidle sâbit olan vitirin aslı değil, vücûbidir. Aslı icmâ-i ümmetle sâbit ve dinden olduğu bizzarura malumdur.

Şâfiilerden bazı muhakkıkların beyânına göre beş vaktin sünnetlerinin veya bayram namazlarının meşru olduğunu inkar eden kimse kâfir olur. Çünkü bunların dinden olduğu bizzarura malumdur. İleride görüleceği vecihle sabah namazının sünnetini inkar edenin küfründen korkulur.

Ben derim ki: Her halde maksad bir nevi tevil ile inkar olacaktır. Yoksa onun meşru olduğunda hilâf yoktur. Tahrir'in icmâ bâbında açıklanmıştır ki, kat'i icmaın hükmünü inkar eden hanefilerle bir taifeye göre tekfir edilir. Bir tâife ise tekfir edilmeyeceğini söylemişlerdir. Yine orada izah edildiğine göre zarurat-ı diniyeden olan bir şeyi inkar eden tekfir edilir. Zarurâtı diniyeden değilse tekfir edilmez. Zaruratı diniye havâs ve avâm herkesin dinden olduğunu bildiği şeylerdir.

ALLAH'ın birliğine, Peygambere,.beş vakit namazın farz olduğuna inanmanın farz olması bu kabildendir. Zarurâtı diniyeden olmayanlar Arafatta vakfeden evvel cinsi münasebetle haccın bozulması, caddeye mirastan altıda bir hisse verilmesi gibi şeylerdir ki, bunları yalnız havas bilir; (avam bilmezler.) Şüphesiz bahsettiğimiz vitrin meşru olması ve benzerleri havâs ve avâmın bizzarura dinden olduğunu bildiği şeylerdendir. Binaenaleyh te'vil edilmedikçe inkar edenin kâfir olduğuna kesin hüküm vermek gerekir. Bunları terk etmek başkadır. Yukarıda geçtiği gibi tahkir ve alay için terk eden kâfir olur. Tahkir için değil de tenbellik veya fâsıklık gibi bir sebebten terk eden kâfir olmaz. Benim anladığım budur. ALLAHu Âlem.

«Şartı mevcut ise aksi de öyledir » İfâdesinden murad: Vakit dar olmamak, kazaya kalanlar aftı vakti bulmamâk gibi şartı mevcut ise aksi yani sabah namazı kılarken farz namâzını hatırlaması da namazı bozar. demektir. H.

Unutmamak burada sahîh değildir. Çünkü meselemiz sabah namazı kılarken vitiri kılmadığını yahud vitiri kılarken sabah namazını kılmadığını hatırladığına göre kurulmuştur. Bunu Rahmetî söylemiştir. Anla! «İmâmeyn buna muhaliftir.» Onlar namazın bozulduğuna hüküm etmezler. Zira onlara göre vitir namazı sünnettir. T.

METİN

Lâkin vitir kaza edilir. Oturarak veya hayvan üzerinde kılınması bilittifak sahîh değildir. Vitir namazı akşam gibi bir selâmla üç rekat kılınır. Hatta oturmayı unutsa geri dönüp oturmaz. Oturursa namazın bozulması gerekir. Nitekim gelecektir. Fakat vitirin her rekatında fâtihayı ve ihtiyatan bir sureyi okur. Sünnet vecihle kıraat üç sureyi okumaktır. Muavazateyni ziyâde etmeyi Cumhûr tercih etmemişlerdir. Evvelce geçtiği vecihle üçüncü rekatının rükûundan önce ellerini kaldırarak tekbir alır. Sonra ellerini bağlar. Bazıları dua eder gibi tutacağını söylemişlerdir. Ve orada kunut okur.

İZAH

«Lâkin vitir kaza edilir.» İmâm-ı A’zam'ın kavline göre bu istidrâke lüzum yoktur. Ancak Şarih yukarıda hilâfı zikir ettikten sonra «bilittifak sahîh değildir.» dediğine bakarak buna lüzum görmüştür. Yani vitir namazını kaza etmek bilittifak vâciptir. İmâm-ı A’zam'a göre vâcip olması meydandadır. İmâmeynden nakledilen zâhir rivâyete göre de vâciptir. Çünkü Peygamber (s.a.v.): «Her kim vitir namazını kılmadan uyur veya unutursa hatırladığı zaman onu kılsın!» buyurmuştur. Nitekim Muhît'ten naklen Bahr'da da böyle denilmiştir. Feth ve Nehr sâhipleri bunu müşkil saymış ve: «Kazanın vâcip olması edânın vâcip olmasından ileri gelir.» demişlerdir. Bahr sahibi buna Muhîtten nakl ettiği hadisle cevap vermiştir.

Ben derim ki: Bu cevabın söz götürdüğü âşikardır. Zira hadisin kazanın vâcip olmasına delâleti eşkâli kuvvetlendirir. Ancak şöyle cevap verilebilir: İmâmeyne göre vitirin sünnet olduğuna delil sabit olunca onunla amel etmişler; kazası lazım geldiğine delil sabit olunca nassa tâbi olarak onunla da amel etmişlerdir; velev ki kıyase muhâlif olsun.

Vitirin hayvan üzerinde kılınması sahîh değildir. Çünkü özür yokken vâcipler hayvan üzerinde kılınamaz. İmâmeyne göre vitir namazı sünnettir; lâkin sahîh rivâyete göre Peygamber (s.a.v.) geceleyin özürsüz olarak hayvan üzerinde nâfile namaz kılar; vitir namazına sıra gelince inerek onu yerde kılarmış. Bunu Bahr sâhibi Muhît'ten nakl etmiştir. Oturarak kılmakta hayvan üzerinde kılmak gibidir.

Bu üç mesele ittifakîdir. H.

Hilaf beş meselededir ki, onlar da:

1 - Farz kılarken vitiri hatırlamak,

2 - Vitiri kılarken farzı hatırlamak,

3 - Fecir doğduktan sonra vitirin kazası,

4 - İkindi namazından sonra vitirin kazası,

5 - ve yatsı bozuldukta vitirin kazasıdır. Hazâin.

Yani vitir sünnettir diyenlere göre hatırlamakla vitirin ve farzın bozulması lazım gelmediği gibi zikir edilen iki vakitte kaza da edilmez. ve yatsı namazı bozulursa vitirsiz kaza edilir.

«Akşam namazı gibi» ifâdesi vitirin ilk oturuşunun vâcip olduğunu gösterir ve tahiyyattan sonra salavât okunmayacağına delalet eder. T. Vitir akşam namazı gibi olduğu içindir ki. bir kimse ilk oturuşu unutsa dönüp oturmaz. Nâfile namaz gibi olsa idi kalktığı rekatın secdesine varmadıkça dönerdi. Çünkü nâfilenin her iki rekatı ayrı bir namazdır. T.

«Oturursa namazın bozulması gerekir.» Meselesi secde-i sehiv babında gelecektir. Lâkin şârih orada namazın bozulmadığını tercih etmiş ve Bahr'dan bunun hak olduğunu nakl eylemiştir. Vitirin her rekatında sure okumak ihtiyat içindir. Çünkü vâcip sünnetle farz arasında tereddüt etmektedir. Sünnet olmasına bakılırsa her rekatında kırâat vacibtir. Farz olmasına bakılırsa her rekatında kıraat vâcip değildir. İhtiyatan her rekatında okunur. Münye şerhi.

Üç sureden murad: E'lâ, Kâfirun ve ihlâs sureleridir. Lâkin Nihâye'de bildirildiğine göre devam üzere bu üç sureyi tayin, bazı kimselerin bunları okumak vâcip itikad etmesine sebep olur ki. bu câiz değildir. Ama hadislerle bildirilen sureleri devam etmemek şartiyle bazen okursa eyi olur. Bahr.

Bu yalnız İmâm hakkında mıdır. Yoksa değil midir? bu hususta İmâmlık bâbından az önce söz etmiştik.

Muavazateyni ziyâde meselesine gelince: Bu üçüncü rekatta ihlas suresinden sonradır. Bahr'da Hılye'den naklen şöyle denilmiştir: «Sünende ve diğer kitablarda muavazateynin ziyade edildiği bildirilmişse de bunu İmâm Ahmed'le ibn Maîn red etmiş; ekser ulema dahi kabul etmemişlerdir. Nitekim Tirmizî beyân etmiştîr.» İftîtah tekbirinde olduğu gibi kunut tekbirinde de ellerini kulaklarına kadar kaldırmak sünnettir. İmdat'da Mecma-ar-Rivâyat'tan naklen bildirildiği gibi el kaldırmak vakit içinde kılınırsa sünnettir. Vitir namazı halk arasında kaza edilirse yaptığı kusuru başkaları bilmesin diye ellerini kaldırmaz.

Tekbirden sonra kırâat halinde olduğu gibi ellerini bağlar. H. Bazıları dua eder gibi tutacağını söylemişlerdir. Yani İmâm Ebû Yûsuf'tan bir rivâyete göre ellerini göğsü hizasına kaldırır; içlerini gök yüzüne çevirir. İmdâd. Anlaşılan bu rivâyete göre dua bitinceye kadar ellerini o vaziyette tutar.

«Ve orada kunut okur.» İfâdesinden murad: Rükûdan önce okur demektir. İmâm-ı A’zam'a göre vâcip olan kunutun hakikatı hususunda ulema ihtilaf etmişlerdir. Müçtebâ'da nakl edildiğine göre bu dua değil, uzun zaman ayakta durmaktır. Fetevâ-i Süğra'da bunun aksi ifâde edilmiştir ki. Bohır sahibi «bunun sahîh kabul edilmesi gerekir.» demiştir. El Müğrip nâm eserde: «Meşhur olan kavl budur.

Kunut duası denilmesi beyân izâfetidir.» denilmiştir. İmdâd'da dahi bunun gibi bir ibâre vârdır. Sonra vitirdeki hilâf gibi kunut da İmâm-ı A’zam'a göre vâcip, İmâmeyne göre sünnettir, Nitekim Bahr ve Bedâyi'de de böyle denilmiştir. Lâkin Gurer-ül-efkâr nâm eserden bize göre kunutun hilâfsız vâcip olduğu anlaşılıyor. Orada şöyle denilmektedir: «Kunut bize göre vâcip, İmâm Malîk'e göre müstehap, Şâfii'ye göre caiziyetten, İmâm Ahmed'e göre ise sünmettir.»

METİN

Kunutta meşhur duayı okumak ve Peygamberimize salavat getirmek sünnettir. Bununla fetva verilir. Duada ki cid kelimesi sahîhtir ve hak mânâsınadır. Mülhık kelimesi katılır mânâsına, Nahfidü de koşarız manasına gelir. Bu kelimeyi nahfizü şeklinde okursa namaz bozulur. Hâniye. Her halde namazın bozulması bu şekilde kelime mühmel (terk edilmiş) olduğu içindir. Kunut duasını esah kavle göre mutlak surette gizli okur. Velev ki İmâm olsun. Çünkü hadisi şerifte:

«Duanın en hayırlısı gizli okunandır.» Buyurulmuştur.

İZAH

Kunutta meşhur Allahümme inna nastaînüke duasını okumanın sünnet olduğunu namazın vâcipleri babında Nehr'den naklen beyan etmiştik. Bahr'da Kerhî'den naklen kunutta muayyen dua olmadığı bildirilmiştir. Çünkü eshabı kiramdan muhtelif dualar rivâyet olunmuştur. Birde muayyen olan dua kalbin mesasiyetini giderir.

Üsbicabi bu kavlin zahir rivâye olduğunu söylemiştir. Bazıları: «maksad, Allahümme innâ nastaînüke'den başka kunutta muayyen dua yoktur.» şeklinde yorumda bulunmuş; bir takımları da muayyen duanın efdal olduğunu söylemişlerdir.

Münye şârihi mes'sür dua ile teberrük için bunu tercih etmiştir. Öyle görünüyor ki, ikinci ve üçüncü kaviller birdir. Bunların Hulâsası zâhir rivâyeti me'sür olmayan dualarla kayıtlamaktır. Nitekim Zeyleî'nin sözü bunu ifâde ediyor.

Münye şerhinde: «Sahîh kavil me'sür dualardan başkası tâyin edilmemektir. Çünkü eshâbı Kiram buna ittifak etmişlerdir. Bir de tâyin edilmezse çok defa insanın diline insan sözüne benzer sözler geliverir.» denilmiştir. Bundan sonra Allahümme innâ nestaînüke'nin muhtelif lafızlarla rivâyet edildiği gösterilmiş; sonra şöyle denilmiştir:

«Evlâ olan buna: Allahümmehdinî... duasını eklemektir. Bunların ikisinden başka kunutta muayyen dua yoktur.»'Kunut dualarından biri İbn Ömer'den rivâyet edilendir. Hazreti Abdullah bin Ömer: «İnne azâbeke bilküffâri mülhik» cümlesini «inne azâbeke-I cidde bilküffâri mülhik» şeklinde okur ve şöyle devam edermiş

«Allahümmeğfir lil mü'minine vel mü'minât vel Muslimine vel Muslimât, ve ellîf beyne kulûbihim. Ve eslih zâte beynihîm Vensurhüm alâ adüvvike ve adüvvihim. Allahümmel'an keferat-el-kitâp ellezîine yükezzibûne rasüluke ve yükâtilûne evliyâeke. Allahümme hâlif beyne kalimetihim ve zelzil ekdâmehüm ve enzil cleyhim be'sekellezi lâ yüredde an kavm-il-mücrimin.

Ey Allahım! Erkek ve kadın mü'minleri, erkek ve kadın Muslimleri, afv et! Aralarını yatıştır. Kalblerini birleştir. Senin ve onların düşmanına karşı kendilerine yardım et! Ey Allahım! Rasûlünü yalanlayan, velilerinle harp eden kitap kâfirlerine lânet et! Ey Allahım! Onların aralarını boz! Ayaklarım tutundurma! mücrimlerden kimsenin red edemediği azâbını tepelerine indir!.

Kunut dualarından biride dört hadis İmâmının tahric ettiği ve Tirmizî'nin «hasen» dediği şu duadır: Peygamber (s.a.v.) vitirinin sonunda: «Allahümme inni eûzii biridâke min sahtike ve bimaa feinneke min akûbetike ve eûzübike minke. Lâ uhzî senûü aleyke. Ente kemâ âteyte alâ nefsike».

«Ey Allahım! Ben senin hışmından senin rızânı, azâbından affını ve senden sana sığınırım. Seni övmekle bitiremem. Sen kendini nasıl övdü isen öylesin!»

Duasını ve bundan maadâ insan sözüne benzemeyen duaları okurdu Kunut duasını bilmeyen «Rabbenâ âtinâ fiddünya haseneten...» âyetini okur. Ebû-l-Leys üç defa «Allahümmeğfirli» (yârabbi beni affet) denileceğini, bazıları yalnız «yârabbi» sözünün üç defa tekrarlanacağını söylemişlerdir. Bunu Zahîre sahibi bildirmiştir.

Ben derim ki: Bu şunu ifâde eder: Bahr'da «Kerhî'nin beyânına göre kunutta ayakta durmanın miktarı İzessemâi suresini okuyacak kadardır. Asıl nâm kitabta da böyle denilmiştir.» Sözü efdali beyam dır; yahud «kunutta vâcip olan dua değil. uzun zaman ayakta durmaktır.» diyenlerin kavline göre söylenmiştir.

Şunu da söyleyelim ki: Hılye'de bildirildiğine göre yukarıda geçen: «Peygamber (s.a.v.) vitrinin sonunda: Allahümme innî eûzü biridâke min sahtike ilh... derdi.» İfâdesi Nesâî'nin bazı rivâyetlerinde: «Bunu namazını bitirip yatmağa hazırlandığı vakit söylerdi.» şeklindedir.

Kunut duasındaki «Cid» kelimesi sahîhtir. Bu hususta Hılye'de şöyle denilmiştir: «İnne azâbeke el cidde bil küffâri mülhik» cümlesinde ki «cidd» kelimesi Tahavî'nin rivâyetinde vardır. Bahr'da dahi bu kelimenin ebû Davud'un mürsellerinde mevcud olduğu bildirilmiştir. Bu suretle Şumunnî'nin Nikâye şerhinde «bu kelimeyi söylememelidir.» demesi red edilmiş olur. «Mulhik» kelimesi katılır mânâsınadır. Meşhur olan budur. Bir çokları Esah kavil bu olduğunu söylemişlerdir. Bazıları «Mülhak» okunacağını iddia etmişlerdir. Bunu ibn Kuteybe ve başkaları zikir etmişlerdir. Hatta cevheri doğrusunun bu olduğunu söylemiştir. Hılye'de de böyle denilmiştir.

Ben derim ki: Kâmusta: «Mülhak» okumak daha güzeldir yahud doğrusu budur.» denilmiştir.

Şurunbulâliye'de bildirildiğine göre «mutarizzi» (şübhesiz senin âzabın kâfirlere lâh'ik olacaktır. mânâsına gelen) İnne âzâbeke bilküffâri mülhik cümlesine: «Senin âzabın fâsıkları kâfirlere katar.» Mânâsı verilmesini sahîh bulmuştur. Mutarazzî Zemahşerî'nin tilmizi olup el-mü'rep adlı lügatın sahibidir. Kendisi mütezile fırkasındandır. Mütezilenin fâsid mezhebine göre âsi mü'minler kâfirler gibi cehennemde ebedî kalacaklardır. Bu kavli sahîh bulması ihtimal ki bundandır.

«Esah kavle göre kunut duasını mutlak surette gizli okur.» Muhîtte de böyle denilmiş; Hidâye'de: «Muhtar olan kavil budur.» denilmiştir. Bu kavlin mukabili «Âşikâr okunur.» diyenlerin sözüdür. Zahire'de şöyle denilmiştir: «Ulema Acem memleketlerinde İmâmın kunut duasını âşikara okumasını münasip görmüşlerdir. Tâ ki cemaat duayı öğrensinler. Bazıları tafsilata gitmiş; Cemaat duayı bilirse İmâmın gizli okuması, bilmezse âşikara okuması evlâ olduğunu söylemişlerdir.»

Ben derim ki: Bu tafsilat öncekinden hâric bir şey değildir. Münye'de: «Âşikara okunmasını tercih eden, onun namazdaki kıraattan daha aşağı sesle okunacağını söylemiştir.» denilmektedir.

«Velev ki İmâm olsun.» Bu hususta Hazâin'de şöyle deniliyor: «İmâm olsun, cemâat veya yalnız olsun, edâ kılsın kaza kılsın, ramazanda olsun başka aylarda olsun kunut duasını gizli okur.»

«Duanın en hayırlısı gizli okunanıdır.» Hadisi gizli okumanın vâcip olmadığını göstermektedir. T.

METİN

Vitir namazında: Namazı selâmla ayırmamışsa meselâ: Şâfii bir İmâma uymak sahîhtir. Esah kavle göre uyan kimsenin itikadınca İmâmdan namazı bozacak bir şey tahakkuk etmemek partiyle başka namazlarda muhalif mezhebin İmâmına uymak evleviyette kalır. Nitekim Bahr'da izah olunmuştur. Namazı selamla ayırırsa câiz değildir. Her ikisinde Esah kavil budur. Çünkü itikad ayrı olsa da niyette birlik vardır. Onun için bayram namazlarında olduğu yalnız vitire niyet eder. «Vâcip olan vitire demez.» Zira bayramlarda ihtilaf vardır.

İZAH

Başka namazlarda muhalif mezhebin İmâmına uymanın evleviyette kılması şöyle izah olunur. Farz ve nâfile namazda niyet birdir. Fakat vitirde böyle değildir. Onda niyet ayrıdır. T. Çünkü İmâmı ona sünnet diye niyet eder. Muhalif mezhebin İmâmına uymak için uyan kimsenin itikadınca İmâmdan namazı bozacak bir hal tahakkuk etmemek şarttır. İmâmın kan aldırıp ortadan kayıp olduğunu görse esah kavle göre ona uyması sahîh olur. Çünkü ihtiyatan abdest almış olması câizdir. İmâma hüsn zanda bulunmak evlâdır. Bunu Zâhidî'den naklen Bahr sâhibi söylemiştir. Bahr sahibinin bu hususta izahatı şöyledir: Hâsılı, İmâma uyan kimse İmâmın mezhebimiz hakkında ihtiyat gösterdiğini bilirse ona uymakta kerahet yoktur. İhtiyat göstermediğini bitirse uymak sahîh değildir. Hiç bir şey bilmezse uyması mekrûhtur. Hidâye'nin zâhirinden anlaşıldığına göre itibar uyanın itikadınadır. İmâmın itikadına itibar yoktur. Hatta Şâfii bir İmâmın kadına dokunduğunu ve abdest almadığını gördüğü halde ona uysa ekser ulemaya göre câizdir. Esah olan kavil de budur. Nitekim Feth-ull-Kadir'de ve başka kitablarda böyle denilmiştir. Hindvânî'de şunları söylemiştir: «Bir cemâat bunu câiz görmemiştir. Nihâye sahibi bunu kıyasa daha uygun görerek tercih etmiştir. Çünkü o kimsenin itikadınca İmâm namaz kılmamıştır. asıl olan İmâmdır. Binaenaleyh ona uymak sahîh değildir. Ama bu kavil red edilmiş: «İmâma uyan hakkında muteber olan kendi reyidir. Başkasının reyi değildir. Birde İmâmın halini taklide yormak gerekir, Tâki bunu kasten yaptı ise itikadınca abdestsiz namaz kılmakla ona uymanın harâm olması lazım gelmesin.» denilmiştir.

Nehr sahibi: «Hindvânî'nin kavline göre ihtiyat göstermese bile uymak câizdir.» demiştir. Bu sözün zâhirine bakılırsa İmâm bazı şartları bıraksa bile bize göre ona uymak câizdir. Lâkin Allâme Nuh efendinin beyanına göre câiz olup olmamak hususunda uyan kimsenin reyine itibar edileceği bilittifak sabittir. Yukarıda geçen hilâf İmâmın reyi de itibara alınıp alınmayacağı hususundadır. Binaenaleyh Hanefî bir kimse. Şâfiî olan İmâmın elbisesinde meni görse ona uyması bilittifak câiz olmaz. Az necâset görürse cumhura göre uyması câizdir. Bazıları câiz olmadığını söylemişlerdir. Zira bu necaset İmâmın reyine göre namaza mânidir. Muteber olan her ikisinin reyleridir. Bu izah söz götürür. Az ileride görülecektir. Muhalif mezhebin İmâmına uyma meselelerinin kalanını İmâmlık bahsinde izah ettik.

«Meselâ: Şâfiî bir İmâma» ifâdesinde İmâmeynin kavlini tercih edenler dahildir. Kezâ vitir namazı sünnettir diyen herkes dahildir. «Her ikisinde Esah kavil budur.» İfâdesinden murad: Gerek aslen vitir namazında Şâfiiye uymak gerekse namazı selamla bölmemenin şart kılınması hususunda Esah kavil budur demektir.

İrşad sahibi buna muhalefet ederek: «Ulemamızın ittifakiyle vitirde Şâfiiye uymak asla câiz değildir. Çünkü bu farz kılanın nâfile kılana uymasıdır.» demiştir. Razî'nin sözü de muhaliftir. O: «İmâm vitiri selâmla ayırsa bile ona uymak câizdir. Vitirin kalanını da onunla kılar. Çünkü onun itikadına göre selam vermekle namazdan çıkmamıştır. Mesela içtihadi meselelerdendir. Nitekim burnu kanayan İmâma uymakda böyledir.» demektedir.

Ben derim ki : Selam vermekle namazdan çıkmaz.» Sözü, selam vermesi vitirini bozmaz; çünkü sonra kıldığı da vitirden hesap edilir ve sanki namazdan çıkmamış gibidir. Mânâsınadır. Bu söz Hindvânî'nin sözüne ibtina eder. Hindvânî'nin sözünün muktezası yalnız İmâmın reyi itibara alınmaktır. Bu az yukarıda Nuh efendiden nakl ettiklerimize aykırıdır.

«Çünkü itikad ayrı olsa da niyette birlik vardır.» İfâdesi İmâma uymanın sahîh olduğunun illeti ve irşaddan nakl edilen sözü reddir. Zira feteva sahibleri İbn Fazıldan uymanın sahîh olduğunu nakl etmişlerdir. Çünkü İmâmla cemâatın ikiside vitire niyet etmeğe muhtaçtırlar. Binaenaleyh namazın sıfatı hakkındaki itikadın değişikliği hükümsüz bırakılmış; sâdece niyette birlik itibara alınmıştır. Feth-ul-kadîr sahibi bunu müşkil bulmuştur. Zira farz kılanın nâfile kılana uyması demektir. Velev ki niyet ederken sünnet veya vâcip sıfatı hatırına gelmeyip sırf vitire niyet etsin. Nitekim Tecnîsin mutlak ifâdesinden anlaşılanda budur. Zira onun itikadında nafile olduğu kararlaşmıştır. Bahr sahibi Feth-ul-Kadir'in sözünü yine Tecnîste açıklanan: «İmâm Vitire sünnettir diye niyetlenirse ona uymak câizdir. Nasıl ki bir kimse rükû sünnettir diyenin arkasında onunla namazını kılsa câiz olur. Tetavvu' niyetle kılmış olsa câiz olmazdı. Çünkü farz kılanın nâfile kılana uymasıdır.» ifâdesiyle red etmiştir. Şârih vitirin selamla ayrılmaması şartını ta'lilden bahis etmemiş; evvelce zikir ettiği «esah olan İmâma uyanın itikadına itibar etmektir.» Sözünün işâreti ile yetinmiştir. İmâma uyanın itikadınca selâm vermek namazı bozar. Şu halde uyması da fâsiddir. Velev ki beraberce namaza başlaması sahîh olsun. Çünkü başlangıçta buna mâni yoktur. Nitekim Halebî'de böyle demiştir. «Vâcip olan vitire demez.» İfâdesinden «vâcip diye tâyin lazım değildir.» Mânası anlaşılmalıdır. Yoksa «bundan men edilmiştir.» Mânâsı çıkarılmamalıdır. Çünkü namaz kılan kimse Hanefî ise itikadına uysun diye vücûbe niyet etmelidir. Değilse bu şekilde niyet ona zarar etmez. Bahr.

«Zira bayramlarda ihtilaf vardır.» Bu ihtilâf bayram namazlarının vâcip veya sünnet olması hususundadır.

METİN

İmâma uyan kimse vitirin kunutunu okur. Şâfiî İmâma uymuşsa rükû'dan sonra okur. Çünkü bu içtihad yeridir. Sabah namazının kunutunu okumaz. Zira nesh edilmiştir. Sabah namazında en mâkul kavle göre ellerini salarak ayakta durur ve susar. Kunutu unuturda rükûda hatırlarsa rükûda okumaz. Çünkü yeri geçmiştir. Esah kavle göre kıyâme de dönmez. Çünkü bunda vâcip için farzı terk etmek vardır.

İZAH

İmâma uyan kimse vitirin kunutunu okur. Bu mesele aşağıda gelecek beş meseleden biridir ki, bunları İmâm yaparsa cemaat olan da yapar. Musannıfın Kenze tâbi olarak tâkip ettiği yol muhtar olan yoldur. Nitekim Muhît'ten naklen Bahr'da da böyle denilmiştir. Muhît'in ibâresi gibi: «İmâm Ebû Yûsuf İmâma uyan kimsenin okuması da sünnettir. Demiştir ki, muhtar olan kavil budur. Çünkü kunutta sair dualar gibi bir duadır.

İmâm Muhammed, okumaz. belki ihtiyatan sâdece âmin der. Çünkü kunutun Kur'an olmak şübhesi vardır. demiştir» şeklindedir. Bu sözün kunutun cemâat hakkında vâcip değil, sünnet olduğunu beyan hususunda acıktır. Meğer ki evvelce Bahr'dan naklen geçtiği vecihle kunut İmâmeyne göre sünnettir. Sözü üzerine binâ edilmiş olâ.

Şâfiî İmâma uyan Hanefî bir kimse istiâne duasını okur. Kendi mezhebinin duâsı olan hidâyet duasını okumaz. Çünkü İmâma tâbi olmak mutlak surette kunuttadır. Okunacak dua hususunda değildir. Nitekim bunu Şeyh Ebus-s-Suûd Abdulhay'dan naklen beyân etmiştir. Velev ki Şurunbulâliye'de tevekkuf edilmiş olsun.

İçtihad yerinden maksad ne olduğunu namazın vâcipleri bahsinin sonunda beyân etmiştik. Orada içtihad yerlerine misal olarak selâmdan önce secde-i sehiv yapmayı, bayram tekbirlerim üçden ziyâde almayı ve rükûdan sonra vitirin kunutunu okumayı göstermiştik. Anlaşılıyor ki kunud duası İmâma uyan için vâcip değil sünnettir. Dediğimize göre «rükûdan sonra vitirin kunutunda İmâma tâbi olmak vâciptir» Sözünden murad: Dua hususunda değil, ayakta durmak hususundadır.

Sabah namazının kunutu nesh edilmiştir. Binaenaleyh cenâze namazında İmâmın beş tekbir alması gibi olur. İmâm beş tekbir alsa cemaat beşincide ona tâbi olmazlar. Bahr.

Sabah namazında Şâfiî İmâm kunut yapınca Hanefî olan cemâat ellerini solarak susor. Bazıları «oturur» demiş; bir takımları rûkûu uzatır; diğerleri de secde eder; ve İmâmın kendisine yetişmesini orada bekler. demişlerdir. Şurunbulâliye. Ayakta ellerini salarak durması en münasibidir. Ellerini salması, el bağlamak, içinde mesnûn zikir bulunan uzun kıyamın sünneti olduğu için buradaki zikir bize göre mesnûn değildir.

TENBİH : Hidâye'de şöyle denilmiştir: «Bu mesele Şâfiîlere uymanın câiz olduğuna delâlet eder. Şâfiîye uyan kimse onun kan aldırmak gibi namazı bozduğunu itikad ettiği bir halini bilirse uyması câiz olmaz.» Meselenin delâleti şöyledir: Şâfiîye uymak sahîh olmasa ulemamızın ihtilâfı da sahîh olmaz. Kimisi susar; kimisi İmâma tâbi olur demezlerdi. Bahr. Rükûda kunut okunmaz; Çünkü yeri geçmiştir. Kunut sırf kıyâm halinde meşru olmuştur. Bir vecihle kıyâm olup bir vecihle olmayan rükûa geçmez.

Bayram tekbirlerine gelince: Bu tekbiri rükûda hatırlayınca getirir. Çünkü bayram tekbiri sırf kıyâm haline mahsus değildir. Bayramda rükû tekbiri eğilirken getirilir. Bu tekbir sahabenin icmaiyle bayram tekbirlerinden sayılır. Bu tekbirlerden biri özürsüz hâlis kıyâm sayılmayan bir halde câiz olunca özürle birlikte bakîsinin caiz olması evleviyette kalır. Bahr.

Ben derim ki: Bu söz Hılye'den alınmıştır. Aslı Bedâyi'dedir, lâkin zikir ettiği «bayram tekbirlerini rükûda getirir.» İfâdesi Bedâyi'de Zâhire'de ve diğer kitablarda açıklanmasına rağmen bizzat Bedâyi sahibinin bayram babında zikir ettiği şu beyâna aykırıdır: «İmâm ilk rekatın rükûunda tekbiri unuttuğunu hatırlasa dönüp tekbir alır. Ve rükûu bozulur. Kırâatı tekrarlamaz. İmâma uyan kimse ona rükûda yetişirse rekatı kaçıracağından korktuğu takdirde iş değişir. Böylesi rükû eder ve rükûda tekbir alır. Fark şudur: Esas itibariyle tekbirlerin yeri hâlis kıyâm halidir. Lâkin biz İmâma uyan hakkında ona tabi olmanın vâcip olması zaruretinden dolayı rükûu kıyâme katmışızdır.» Bu iki sözün arasında ki çelişmeye bir bak! Münye şerhinde Bedâyi'de ikinci olarak beyan edilen söze göre hareket edilmiş; sonra tekbirle kunut arasında fark yapılmıştır, Şöyle ki: Kendisi için rükû terk edilen bayram tekbiri ittifâkidir. Kunut öyle değildir.

Ben derim ki: Hılye'de bayram namazı bâbında açıklandığına göre Bedâyi'de ikinci defa zikir edilen kavl Nevâdirin rivâyetidir. Zâhir rivâyet tekbir getirmeyip namazına devam edeceğini bildirmektedir. Orada bunu Bahr sahibi de açıklamıştır. Bu izâha göre aslâ eşkâl yoktur. Çünkü bununla kunut arasında bir fark yoktur. ALLAH-u âlem.

«Esah kavle göre kıyâme de dönmez.» Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: O kimse kunutu yapmasa bile başını rükudan kaldırmakla kıyâm hasıl olmuştur? cevaben deriz ki: Bu kıyâm değil, kavmedir. Binaenaleyh kıyâme dönmemek rükûdan sonra kunut yapmamaktan kinâye olur. Zira kıyâm lazım, kunut melzumdur. Ve lâzım zikir edilmiş ondan melzûme intikâl edilmek istenmiştir. H.

«Çünkü bunda vâcip için farzı terk vardır.» Yani bir kavle göre bu namazı bozar. İkinci bir kavle göre ise isâeti icap eder. Hak olan. isâet icap etmesidir. Nitekim secde-i sehiv bâbında gelecektir. H.

METİN

Şâyed kıyâme dönerde kunutu okur ve rükûu tekrarlamazsa namazı bozulmaz. Çünkü rükûu tam kıtaattan sonradır. Ama yerinden giderildiği için kunutu okusun okumasın secde-i sehiv yapar. İmâma uyan kimse kunutunu bitirmeden İmâm rükûa giderse kunutu kesip ona tâbi olur. Kunuttan hiç bir şey okumamış bile olsa İmâmla birlikte rükûu kaçıracağından korkarsa kunutu terk eder. Teşehhüd böyle değildir. Zira rükünlerden veya şartlardan olan bir şeye İmâma muhâlefet etmek namazı bozar; başkalarında muhâlefet bozmaz. Dürer.

İZAH

«Çünkü rükûu tam kıraattan sonradır.» yani rükûu bozulmaz. Fâtihayı veya sureyi hatırlaması bunun hilâfınadır. Onlarda geri döner ve rükûu bozulur. Çünkü dönmesiyle hepsini okumak farz olur. Kırâatla rükûu orasında tertip farzdır. Böylece rükûu terk edilmiş olur. Hiç rükûu etmezse namazı bâtıl olur. Rükûu ederde kendisine ikinci rükuda bir adam yetişirse o rekata yetişmiş olur. Burası kısaltılarak Bahr'dan alınmıştır yani muteber olan bu ikinci rükudur.

Birinci rükû kıraata dönmekle ortadan kalkmıştır. Kunuta dönmek bunun hilâfınadır. Hatta dönerde kunutu okur, sonra kendisine bir adam uyarsa o rekata yetişmiş olmaz. Zira o rükû hükümsüzdür.

Halebî'nin Bahr'dan nakl ettiği ve bu hususta Tahtâvî'nin de kendisine uyduğu ibârede manâyı bozacak derecede kısaltma vardır. Anlayıver! Biz kıraat bâbında geri dönmekle kırâatın farz olduğunu beyan etmiştik. Oraya müracaat et!

FER'İ BİR MESELE: Bir kimse sureyi terk eder; fâtihayı okur sonra kunutu okuduktan sonra sureyi terk ettiğini hatırlarsa dönerek sureyi okur. Kunut ile rükûuda tekrarlar. Bunu Mi'rac, Hâniye ve diğer kitablar zikir etmişlerdir.

«Ama yerinden giderildiği için kunutu okusun okumasın secde-i sehiv yapar.» Bu ibâre bundan önce anlaşılan dört suretin ta'lillidir. Bu dört suret:

1 - Rükûda kunut okuması,

2 - Rükûdan doğrulduktan sonra kunut okuması,

3 - Rükûu tekrarlayıp tekrarlamaması ve

4 - Hiç kunut okumamasıdır.Nitekim Halebî tahkik etmiştir.

Cemâat olan kimse kunutunu bitirmeden İmâm rükûa giderse kunutu kesip ona tabi olur. Çünkü buradaki kunuttan murad: Aza ve çoğa şâmil olan duadır. O kimsenin okuduğu vâcibin sükûtu için kâfidir. Bitirmesi mendubtur. İmâma tabi olmak ise vacibtir; Binaenaleyh vâcip için mendûp terk edilir. Rahmeti.

Cemâat olan kimse kunuttan henüz bir şey okumadan rükû ederse rükûu kaçıracağından korktuğu takdirde onunla beraber rükû eder. Korkmazsa evvela kunutu okur; sonra rükua gider. Hâniye ve diğer kitablarda böyle denilmiştir. Acaba murad kunut denilebilecek bir dua okumak mıdır yoksa meşhur duamıdır? Zâhir olan birincisidir. Teşehhüd böyle değildir. Zira İmâm selam verir veya üçüncü rekata kalkarda cemaat olan henüz teşehhüdü bitirmemiş bulunursa İmâma tabi olmaz; onu tamamlar. Çünkü teşehhüd vacibtir. Nitekim şârih bunu namaza başlama faslında beyan etmiştir.

«Zira rükünlerden veya şartlardan olan bir şeyde İmâma muhalefet namazı bozar.» Bu ta’lil sakattır. Zira mezkûr tâbi oluşun farz olduğunu iktiza ediyor. Münye şerhinden naklen evvelce arz etmiştik ki, farz ve vâcip namazlarda gecikmeden İmâma tabi olmak, başka bir vâcip karşı gelmemek şartiyle vacibtir. Başka bir vâcip karşı gelirse evvelâ onu yapar; sonra İmâma tabi olur. Ama sünnetin karşı gelmesi böyle değildir. Zirâ vacibi tehir etmektense sünneti terk etmek evlâdır. Az yukarıda arzettiğimiz sebepten dolayı bu daha muvâfıktır. O zaman kunut ile teşehhüd arasında fark evvelce Muhît'ten naklen söylediğimiz gibi İmâma uyan kimsenin kunutu okumasının sünnet olmasıdır.

Rükûda İmâma tabi olmak vacibtir. Bunu kaçıracağından korkarsa sünneti terk eder. Teşehhüdün ise tamamlanması vacibtir. Zira onun bir kısmını okumak teşehhüd yerine geçmez. Binaenaleyh İmâma kıyâm veya selamda tâbi olamasa bile onu tamamlar. Zira buradaki tâbi olmaya fiilen içinde bulunmakla kuvvetlenen bir vâcip ârız olmuştur. şu halde İmâma tâbi olmak için bu vacibi terk.edemez. Velev ki İmâma tâbi olmakta vâcip olsun. Zahiriye'de açıklandığına göre İmâm üçüncü rekata kalkarsa cemâat olan teşehhüdü tamamlar. Velev ki üçüncü rekatı İmâmla bitiştiremeyeceğinden korksun. İmâma uyanın kunutu okuması vacibtir dersek onun bir kısmını okuduğu takdirde maksad hasıl olur. Çünkü kunutun bir kısmını okumak kunut sayılır. Okumamışsa te'kid etmemiştir. Ve rükûda İmâma tabi olmosı tercih olunur. Zira İmâma uyanın kunutu okuyup okumaması ihtilaflıdır.

METİN

Bu kimse yanlışlıkla vitirin birinci veya ikinci rekatında kunut okursa üçüncüsünde okumaz. Fakat ikincide mi yoksa üçüncüde mi okuduğunda şübhe ederse esah kavle göre oturmakla birlikte kunutu tekrarlar. Fark şudur: Yanılan kimse burası kunutun yeridir zanniyle okumuştur. Onun için tekrar etmez. Şübhe eden böyle değildir. Halebî her iki halde de tekrarlamasını tercih etmiştir. Mesbûk ise yalnız İmâmı ile birlikte kunut okur. Ve üçüncü rekatın rükûuna yetişmekle namaza müdrik (yetişmiş) olur.

Vitirden başka namazda kunut okumaz, Yalnız bir büyük musîbetten dolayı İmâm âşikâra okunan namazlarda kunutu okur. Bazıları bütün namazlarda okuyacağını söylemişlerdir.

İZAH

Vitirin birinci rekatında mı yoksa ikinci veya üçüncüde mi kunutu okuduğunda şübhe eden dahi kunutu tekrarlar. Bahr.

«Oturmakla birlikte kunutu tekrarlar.» cümlesinden murad: Kunutu okur ve şübhe ettiği rekatta oturur. demektir. Çünkü o rekatın üçüncü rekat olması ihtimali vardır. Ondan sonra ki rekatta da öyle yapar. Zira o rekatın da üçüncü olmak ihtimali vardır. Esah kavil budur. Bazıları hiç bir rekatta kunut okumayacağını söylemişlerdir. Çünkü birinci veya ikinci rekatlarda kunut okumak bid'attır.

Esah görülen kavlin vechi şudur: Kunut vacibtir. Vacible bid'at arasında tereddütlü bulunan şey ihtiyaten yapılır. Bunu Bahr sahibi Muhît'ten naklen söylemiştir.

Halebî her iki halde de tekrarlamasını tercih etmiştir. Halebî'nin ibâresi şöyledir: «Şu kadar var ki bu farkın bir faydası yoktur. Zira hata olduğu anlaşılan zanna itibar yoktur.

Şübhe eden kimse vacibin yerinde yapılmamış olması ihtimalinden dolayı kunutu tekrarlarsa yanıldığını yüzde yüz bilen neden tekrarlamasın! Gerçekten Hulasa'da Sadr-ış-şehid'den naklen yanılan kimsenin ikinci defa kunut okuyacağı açıklanmıştır. Yukarıda geçen söz rivâyet bile olsa dirâyete (mantıka) uygun değildir.»

Ben derim ki: Kezâ bu kavli Hılye ve Bahr sahipleri yukarıda geçtiği şekilde tercih etmişlerdir.

«Mesbuk yalnız İmâmiyle birlikte kunut okur.» Çünkü burası namazının sonudur. Kaza ettiği cüzü ise kırâat ve benzerleri - ki kunuttur - hakkında hükmen namazının başıdır. Kunutunu yüzde yüz yerinde yaptığını bilirse tekrarlamaz. Zira kunutun tekrarı meşru olmamıştır. Bunu Münye şerhi kayıt etmiştir.

«Vitirden başka namazda kunut okunmaz.» Bu söz Şâfiî'nin: «Sabah namazında kunut okunur.» sözünü red etmektedir.

Eşbah'da bildirdiğine göre vebâ hastalığı en büyük musibetlerden biridir. Böyle bir musibet zamanında İmâm âşikâra okunan namazlarda kunutu okur. Bahr ve Şurunbulâliye'de Nikâye şerhinden o da gâye'den naklen şöyle denilmiştir: «Müslümanların başına büyük bir bela gelirse cerhi namazda İmâm kunut okur. Sevrî ile İmâm Ahmed'in kavilleri de budur.» Bu ibâre kitabımızın ifadesine uygundur. Keza Şeyh İsmail'in şerhinde Nihaye'den naklen: «Büyük bir musibet geldiği zaman İmâm cehri namazda kunut okur.» denilmektedir.

Lâkin Eşbah'da gâye'den naklen: «Sabah namazında kunut okur.» denilmiştir. Münye şerhinde de bu kavil teyid olunmuştur. Orada uzun sözden sonra şöyle deniliyor: «Binaenaleyh kunutun musibet zamanlarında meşru oluşu devam etmektedir. Peygamber (s.a.v.) vefatından sonra eşhab'dan «kunut okuyanların kunutu buna haml edilir. Bizim mezhebimiz budur. Cumhûr da bunu tercih etmişlerdir. Hafız Ebû Cafer Tahavî diyor ki: «Bize göre sabah namazında kunut okunmaması musibet olmadığı zamanlardadır. Bir fitne veya musibet gelirse bunu okumakta beis yoktur. Bunu Rasûlüllah (s.a.v.) yapmıştır.

Musibet zamanlarında bütün namazlarda kunut okunmasına gelince: Buna ancak Şâfiî kail olmuştur. Her halde ulema Rasûlüllah (s.a.v.) min Muslim'de rivâyet edildiği vecihle öğle ve yatsı namazlarında kunut okumasını. ve Buhari'de rivâyet edildiği vecihle akşam namazında da kunut okumasını sabah namazında olduğu gibi devam buyurduğu ve tekrar ettiği rivâyet olunmadığı için neshe 'hamletmişlerdir.»

Bu ifâde acık olarak gösteriyor ki, bize göre musibet dolayısıyle kunut okumak yalnız sabah namazına mahsustur. Gizli veya âşikâre okunan diğer namazlarda kunut yoktur. Yine bu ifâdeden anlaşıldığına göre ulemanın: «Sabah namazında kunut okumak nesh edilmiştir.» Sözleri hüküm umumi nesh edilmiştir mânâsınadır. Aslı nesh edilmiş mânâsına değildir. Nitekim Nuh efendi buna tenbihte bulunmuştur. Ulemanın «İmâm okur.» diye kayıtlamaları yalnız kılanın bu kunutu okumayacağını gösterir. Acaba İmâma uyan da böyle midir değil midir? buradaki kunut rükûdan öncemidir sonramıdır? bunu bir yerde görmedim. Bana öyle geliyor ki, İmâma uyan kimse İmâmına tabi olacaktır. Ancak âşikâra okursa o zaman âmin diyecektir. Ve buradaki kunut rükûdan önce değil, sonra Olacaktır. Buna delil İmâm Şâfiî'nin sabah namazının kunutu için gösterdiği delildir. O delilde kunutun rükûdan sonra yapılacağı açıklanmaktadır. Bizim ulemamız bunu musîbet zamanındaki kunuta yormuşlardır. Sonraları gördüm ki Şurunbulâli Merak-ıl-Felah'da bu kunutun rükûdan sonra yapılacağını açıklamış. Hamavî ise rükûdan evvel yapılmasını daha uygun görmüştür. En münâsibi bizim söylediğimizdir. ALLAH-u ÂLEM.

«Bazıları bu kunutun bütün namazlarda okunacağını söylemişlerdir.» Az yukarıda gördük ki İmâm Şâfiî'den başka buna kâil olan yoktur. Bahr nâm eserde bu söz hadis ulemasının cumhuruna nisbet edilmiştir. Şu halde şârihin de onlara nisbet etmesi icap ederdi. Tâki mezhebin bir kavli olduğu sanılmasın.

METİN

FAİDE: Beş yer vardır ki, o yerlerde İmâma tabi olunur. Bunlar: Kunut, ilk oturuş, bayram tekbiri, secde-i tilâvet ve secde-i sehivdir. Dört yerde ise İmâma tabi olunmaz. Bunlar da: bayram ve cenâze tekbirlerini fazla aldığı, fazla rükün kattığı ve beşinci rekata kalktığı hallerdir.

Sekiz fiil de mutlak surette yapılır. Bunlar: Namaza niyetlenirken el kaldırmak, subhâneke okumak, intikal tekbiri almak, tesmî, tesbih, teşehhüd, selâm ve tekbir teşrikdir.

İZAH

«Beş yer vardır ki, o yerlerde İmâma tâbi olunur.» Yani bunları İmâm yaparsa cemaat da yapar. İmâm yapmazsa cemaat ta yapmaz. H. Münye şerhinde şöyle denilmiştir: «Bu nevide asıl olan vaciblerde fiil yönünden İmâma tabi olmanın vücubudur. Keza vâcip fiilî veya kavlî işlendiği zaman fiilî vâcibe muhalefet lâzım gelirse terk yönünden tabi olmak ta vacibtir.»

Şârih İmâma tabi olunan yerlerin birincisi kunut olduğunu söylemişse de Feth-ul-Kadir, Zahiriye, Feyz ve Nur-ul-izah'ın ifâdelen buna mûhaliftir. O kitablarda: «İmâm kunutu terk ederse cemaat olan kimse İmâma rükûda yetişmek mümkün olduğu takdirde kunutu okur. Mümkün değilse İmâma tabi olur.» denilmektedir. Feth-ul-Kadir sahibi bu meseleyi geçmiş namazların kazası bâbından az önce tekrarlamış; sonra şarihin burada söylediğini zikir ederek onu Zendustî'nın manzumesine nisbet etmiştir. Anlaşılıyor ki tafsilâta gidilecektir. Zira bunda iki fazîleti kazanmak vardır.

İmâma tabi olunacak yerlerin ikincisi ilk oturuştur. Zâhire göre cemaat olan kimse kıyama daha yakın olacak şekilde kalkıncaya kadar bekler. Çünkü İmâmın geri dönmek ihtimali vardır. Ondan sonra tâbi olur, zira İmâm o zaman geri dönerse iki kavilden birine göre namazı bozulur.

İkinci kavle göre (namazı bozulmaz) Takat günahkar olur. Oturup sonra İmâma tabi olmağa hakkı yoktur. Çünkü harâm olan bir fiili işlemiş ve fiilî bir amelde ona muhalefet etmiş olur. Ama cemaat olan kimse teşehhüdü bitirmeden İmâmın kalkması böyle değildir. Bu takdirde cemaat teşehhüdü tamamlar. İmâma ondan sonra tabi olur. Zira teşehhüdü tamamlamakta İmâmın yaptığını yaparak ona tabi olmak vardır.

Bayram tekbirinde de İmâma uyar. Yanı İmâm ayakta veya rükûda tekbiri almazsa cemâat da almaz.

Münye şerhinde «cemâatın rüku halinde tekbiri alması gerekir. Çünkü rükûda tekbir almak meşrudur. Bir de bununla cemâat olan kimse İmâmına fiilî bir vacibte muhalefet etmiş olmamaktadır?» şeklinde bir sual tertib edilmiş; sonra bu suale şöyle cevap verilmiştir. Rükûda tekbir almak ancak İmâma uymayı yapmış olmak için mesbûka meşru olmuştur. Burada ise tekbiri almakla İmâma muhalefeti elde etmiş olur. Hem bu ikinci rekatın tekbirlerindedir. Birinci rekâtın tekbirlerinde ise onları almakla İmâmı dinlemeyi ve su&mayı terk etmiş olur.

«Dört yerde ise İmâma tabi olunmaz.» Yani İmâm bunları yaparsa cemaat yapmaz, Bu nevide asıl olan şudur: Bid'at, mensuh ve namazla alakası olmayan bir fiilde cemâat İmâma tabi olamaz. Münye şerhi, Meselâ: İmâm cenâze tekbirlerini dörtten fazla yapar veya iki secdeye bir daha ilâve eder yahud beşinci rekata kalkarsa cemâat kendisine tabi olmaz. Beşinci rekat meselesinde Münye şerhinde şöyle denilmiştir: «Sonra beşinci rekata kalktığında İmâm dördüncü rekatta oturdu ise cemâat onu oturduğu yerde bekler. Şâyed teşehhüdü tekrarlamadan selam verirse cemâat da onunla birlikte selam verir. Beşinci rekatı secde ile kayıtlarsa hepsinin namazları bozulur. Cemâatın yalnız başına teşehhüd yapması ve selam vermesi fayda etmez.»

«Sekiz fiil de mutlak surette yapılır.» Yani bunları İmâm yapsın yapmasın cemaat yapar. Bu nevide asıl olan şudur: Sünnetlerde fiil ve kezâ terk hususunda İmâma tabi olmak vâcip değildir. Teşehhüt ve teşrik tekbiri gibi kavlen vâcip olup işlendiği takdirde fiili bir vâcibe muhalefet lazım gelmeyen vâcipler de böyledir. Ama kunut tekbiri ile bayram tekbirleri bunun hilâfınadır. Çünkü bunlar yapılırsa fiilî bir vâcipte İmâma muhalefet lazım gelir. Bu da İmâm rükû ederken ayakta durmaktır. Münye şerhi İmâm Fatihayı bitirmedikçe cemâat olan kimse sübhânekeyi okur. İmâm Ebû Yûsuf'a göre sureyi okurken dahi hüküm böyledir.

İmâm Muhammed buna muhaliftir. Görmüştük ki, İmâma âşikara okuduğu namazda yetişen kimse Subhânekeyi okumaz.

Feth-ul-Kadir'de de böyle denilmiştir. Yani gizli okunan namazlarda hal böyle değildir. Nitekim namaza başlama faslında Musannıf da ayni yoldan yürümüştü. Biz de orada bu kavlin sahîh kabul edildiğini, fetvanın buna göre olduğunu bildirmiştik.

Rükû ve secdelere giderken getirilen intikal tekbirlerini,

Semiallahülimen hamide demeyi, rükû ve secdelerde tesbihleri İmâm terk etse bile cemaat bırakmaz. İmâm rükuda veya secdede bulunduğu müddetçe tesbihleri yapar.

İmâm oturduğu zaman teşehhüdü okumazsa cemâat okur. Fakat ilk oturuşu terk ederse cemâat da ona tabi olarak terk ederler. Nitekim evvelce geçmişti. İmâm konuşur veya mescidden çıkarsa cemâat selam verir. Ama kasten abdestini bozar veya kahkaha ile gülerse cemâat selam vermez. Çünkü her ikisinin namazlarının son cüzü bozulmuştur. T.

METİN

Öğleden ve cuma namazından evvel ve cumadan sonra bir selamla dört rekat namaz kılmak sünneti müekkededir. İki selamla olursa sünnetin yerini tutmaz. Onun için dört rekat namaz kılacağını nezir eden kimse iki selamla kılarsa nezrini ödemiş olmaz. Aksini yaparsa (yani iki selamla kılmayı nezir eder de bir selamla namazdan çıkarsa) nezrini ödemiş olur. Sabah namazından önce öğle. akşam ve yatsı namazlardan sonra ikişer rekat namaz kılmak da sünneti müekkededir. Namazlardan önce kılınanlar şeytanın tama'nı kesmek, sonra kılınanlar noksanı tamamlamak için meşru kılınmışlardır. İkindiden önce, yatsıdan önce ve sonra bir selamla dört rekat namaz kılmak müstehabtır. Dileyen bunları ikişer rekat da kılabilir. Öğleden sonra dört rekat namaz kılmak da müstehabtır. Çünkü Tirmizî'nin rivâyet ettiği bir hadiste: «Her kim öğleden evvel ve sonra dört rekat namaz kılmağa devam ederse ALLAH ona cehennemi harâm kılar.» buyurulmuştur.

İZAH

Sünneti müekkede: Sair nâfilelerden daha fazla bir tekidle yapılması istenen sünnettir. Onun için de terki ile günaha girme hususunda vacibe yakındır. Nitekim Bahr'da beyân edilmiştir. Bu sünneti terk eden zem ve tedlile müstehak olur. Tahrir'de böyle denilmiştir. Yani özrü yokken ısrarla terk eden zem ve dalaletle vasıflanmayı hak eder. Nitekim tahrir'in şerhinde izah edilmiştir. Biz bu husustaki sözün geri kalanını abdestin sünnetleri bahsinde arz etmiştik.

Sünneti müekkedeler bir selâmla kılınırlar. Çünkü hazreti Aişe (r.a.) dan rivâyet olunduğuna göre Peygamber (s.a.v.) öğleden evvel dört, öğleden sonra iki, akşam namazından sonra iki yatsıdan sonra iki ve sabah namazından önceki rekat namaz kılarmış. Bu hadisi Muslim, Ebû Dâvud ve Ahmed bin Hanbel rivâyet etmişlerdir. Ebû Eyüp Ensâri'den rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) zevalden sonra dört rekat namaz kılarmış. Ebû Eyüp (r.a.) diyor ki: «Devam üzere kıldığın bu namazlar nedir? dedim. Rasûlüllah (s.a.v.): «Bu, gök kapılarının açıldığı saattir. Dilerim ki semaya o saatte benimde yararlı bir amelim çıksın.» buyurdu. Bu namazların her rekatında kıraat var mıdır? diye sordum. Evet cevabını verdi. Bunlar bir selamla mı yoksa iki selamla mı kılınacak? Bir selamla. buyurdular.» Bu hadisi Tahavî, Ebû Dâvud, Tirmizî ve ibni Mâce cuma ile öğle arasında fark yapmaksızın rivâyet etmişlerdir. Binaenaleyh her ikisinin sünneti dört rekattır. İbn Mâce Hz. İbn Abbas (r.a.)'a isnad ile şu hadise isnad etmiştir: «Peygamber (s.a.v.) cumadan önce dört rekat namaz kılar aralarını hiçbir şeyle ayırmazdı,»

Ebû Hüreyre'den rivâyet olunan bir hadiste, Peygamber (s.a.v.): Sizden kim cumadan sonra namaz kılarsa dört rekat kılsın!» buyurmuştur. Bu hadisi Muslim rivâyet etmiştir. Zeyleî İmdat nâm kitapta şu ziyade de vardır: «Çünkü Peygamber (s.a.v.): Cumadan sonra namaz kılarsanız dört rekat kılın bir acelen olursa iki rekat mescidde kıl; iki rekat da döndükten sonra kıl! buyurmuşlardır.» Bu hadisi Buharî'den maada bütün hadis İmâmları rivâyet etmişlerdir.

«İki selamla olursa sünnetin yerini tutmaz. (bundan maksat ikişer rekatta selam vermektir.) Zâhire bakılırsa cuma namazının sünneti de öyledir. Ama bu sözü «özür yoksa» kaydiyle almak gerekir. Az yukarıda zikir ettiğimiz hadis buna delalet eder. Şurunbulâliye'de de böyle tahkik edilmiştir. Biraz ileride bunu te'yid eden şeyler söyleyeceğiz.

«Farz namazlardan önce kılınan sünnetler şeytanın tamamını kesmek için meşru olmuşlardır.» Şeytan: Bu adam farz olmayan namazı bile bırakmadı; hiç farz namazı bırakır mı! diyerek hevesi kırılır. Farzlardan sonra kılınan sünnetler ise noksanı tamamlamak içindir. Yani âhirette unutmak gibi bir özür sebebiyle bırakılanların yerine geçeceklerdir. Bu babta ki sahîh hadis buna haml edilir. Mezkür hadisde: «Farz olan namaz, zekat ve başkaları tamam olmazsa nafile ile tamamlanır.» buyurulmuştur.

Beyhakî bu hadisi «nafile ile tamamlanan ibâdet arzu edilen sünneti noksan olandır.» Şeklinde te'vil etmiştir. Yani kılınan sünnet farz yerine geçmez. Çünkü sahîh bir hadiste: «Tamamlanmamış bir namaza tamamlanıncaya kadar sünnetinden ilave edilecektir.» buyurulmuştur. Görülüyor ki bu hadiste nâfile namazla tamamlanacak namazın aslından bırakılmış değil, noksan kılınmış farz namaz olduğu bildirilmiştir. Ama Gazalî'nin sözünden anlaşıldığına göre nâfileler mutlak surette hesaba katılacaklardır. İbn-ül-Arabî ve diğer bazı ulema da bunu tercih etmişlerdir. Zira bu mânâda bir hadisi İmâm Ahmed rivâyet etmiştir.» Bu satırlar kısaltılarak ibn Hacer'in Tühfe'sinden alınmıştır.

Benzerini Ziya Sirac'tan nakl etmiştir. Bundan sonra gelen babta görüleceği vechile nâfile namazlar Peygamber (s.a.v.) hakkında derecelerini yükseltmek için meşru olmuşlardır. İkindi namazının müekked sünneti yoktur. Zira yukarıda hazreti Aişe'den rivâyet edilen hadiste zikir edilmemiştir. Bahr.

İmdâd sâhibi diyor ki: «Muhammed bin Hasan ile Kudûrî namaz kılan kimseyi ikindiden evvel dört ile iki rekat nafile kılmak hususunda muhayyer bırakmışlardır. Çünkü hadisler muhteliftir. «Dileyen bunları ikişer rekat ta kılabilir.» Münyet-ül-Musalli'nin ibaresi de bu şekildedir. İmdad'da ise İhtiyar'dan naklen şöyle denilmiştir: «Yatsıdan önce dört rekat namaz kılmak müstehabtır. Bazıları bunun iki rekat olduğunu söylemişlerdir. Yatsıdan sonra da dört rekat namaz kılmak müstehabtır. Bazıları iki rekat olduğunu söylemişlerdir.» Anlaşılıyor ki mezkür iki rekat sünnet müekkede olan iki rekattan ayrıdır.

«ALLAH onu cehenneme harâm kılar» hadisinin mânâsı: cehenneme hiç girmez demektir. Kıldığı nâfileler günahlarına kefaret olur. üzerinde hakkı olan hasımlarını da Allah teâla ondan râzı eder. Cehenneme girmemesi cezayı gerektirmeyen şeylere muvaffak kılınması sebebiyle de olabilir. T. Yahud bu cümle ruhunu saadetle teslim edeceğine dair bir müjdedir. Bu sebeble cehenneme girmeyecektir.

METİN

Evvâbinden yazılmak için akşam namazından sonra bir selâmla yahud iki veya üç selamla altı rekat nafile kılmak ta müstehabtır. Bir selâmla kılmak daha kararlı ve daha güçtür. Acaba sünnet-i müekkedesi de müstehabtan sayılarak hepsini bir selamla edâ etmek caiz olurmu? Kemâl evet olur demeyi tercih etmiştir. O akşam namazından önce hafifçe iki rekat namaz kılmanın mubah olduğunu da bildirmiştir. Bahr sâhibi ile Musannıf da kendisini tasdik etmişlerdir.

Sünnetlerin en kuvvetlisi bil ittifak sabah namazının sünnetidir. ondan sonra esah kavle göre öğle namazının dört rekat ilk sünneti gelir. Çünkü hadisi şerifte: «Bu sünneti terk eden benim şefâatime nail olamaz.» buyurulmuştur. Ondan sonra bütün sünnetler müsavidir.

İZAH

Evvâbin kelimesi, evvâbın cemidir. Tevbe ve istiğfarla Allah'a dönenler mânâsınadır. Dürer'de akşam namazından sonra kılınacak altı rekatın bir selâmla olduğuna cezm edildiği gibi, Gazneviye'de iki selamla, Tecnîs'te üç selâmla olduğuna cezm edilmiştir. Nitekim İmdâd'da dahi öyledir. Lâkin Gazneviye'nin ibâresi Tecnîs'deki gibidir. Kezâ Dürer-ül-Buhar şerhinde de Tecnîs'de ki gibidir. Hayreddin Remlî bunun vechini şöyle izah etmiştir: Rekat sayısı dörtten fazla olunca bunları bir selamla bir araya toplamak efdalin hilâfına olur. Zira takarrür etmiştir ki Ebû Hanîfe 'ye göre efdal olan dörder rekat kılmaktır. O kimse dört rekatta selâm verse geri kalan iki rekatta da selam vermesi lazım gelecektir ki, bu cihetten yine onun kavline muhâlefet etmiş olacaktır. Onun için hepsi bir örnek olsun diye altı rekatı üç selâmla kılmak müstehap görülmüştür.

Hayreddin Remlî: «Benim anladığım budur. Bunu benden başka kimsenin bahis mevzu ettiğini görmedim.» demiştir.

«Bir selâmla kılmak daha kararlı ve daha güçtür.» çünkü bunda bir tahrime ile devam etmek suretiyle nefsi daha ziyade habs etmek vardır. Şarihin bu sözünde bir selâmla kılmayı tercih ettiğine işaret vardır. Ama bu hususta söylenenleri gördün!

«Acaba sünneti müekkedesi de müstehabtan sayılarak ilh...» ayni öğleden ve yatsıdan sonra kılınacak dört, akşam namazından sonra, kılınacak altı rekatta o namazın sünneti müekkedesi de sayılarak bir selamla edâ etmek caiz olurmu? Bahr.

Kemâl ibni Hümâm feth-ül-Kadir'de buna evet cevabını vermiş ravinin beyânına göre asrının uleması arasında dört rekatlık müstehap namazın o vaktin sünneti müekkedesinden başka bir namaz mı yoksa sünneti müekkedesiyle birlikte mi olduğu hususunda ihtilaf vaki olmuştur. Birlîkte sayılırsa ikisi bir selamla edâ edilir mi meselesi de ihtilaflıdır. Bir cemâat bunu câiz görmemiştir.

Kemal bin Hümâm ise dört rekatı bir veya iki selamla kıldığı takdirde hem sünnet hem de mendûp yerine geçeceğini tercih etmiş; ve bunu söz götürmez bir şekilde tahkik etmiştir. Münye şârihi ile Bahr ve Nehr sâhipleri kendisini tasdik etmişlerdir.

Kemal bin Hümâm'ın beyânına göre ulemadan bir tâife akşam namazından önce kılınacak iki rekatın mendûb olduğunu söylemişse de selef ile bizim ulemamız ve İmâm Malik bunu kabul etmemişlerdir. Kemâl bunun için öyle istidlâlde bulunmuştur ki altunla yazılmağa değer. Sonra şunları söylemiştir: «Bundan sonra sâbit olan mendub olmadığıdır. Kerahet ise sabit değildir.

Meğer ki başka bir delil buluna! Bunun, akşam namazını geciktireceği hususundaki söylentilere gelince: Kinye'den naklen az bir zamanın istisna edildiğini evvelce bildirmiştik. İki rekata cevaz verilirse bu azı çoğaltmaz. «Biz de namazın vakitleri bahsinde bundan bir parça söz etmiştik.

Sünnetlerin en kuvvetlisi sabah namazının sünnetidir. Çünkü Sahîhaynda hazreti Âişe (r.a.) dan şu hadis rivâyet olunmuştur: «Peygamber (s.a.v.) nâfilelerden sabah namazının iki rekat sünnetine gösterdiği titizliği başka hiç birinde göstermezdi.»

Muslim'de: «Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve mâfihadan daha hayırlıdır.» hadisi, Ebû Davud'da dahi: «Sizi atlar kovalasa sabah namazının iki rekat sünnetini bırakmayın!» hadisi vardır. Bahr.

«Sabah namazının sünnetinden sonra esah kavle göre öğlenin dört rekat ilk sünneti gelir.»

Feth-ül-kadir sahibi bu ibâreyi beğenmiş sonra şöyle demiştir: «Sabah namazının iki rekat sünnetinden sonra hangi sünnetin efdal olduğu hususunda ihtilâf edilmiş; Hulvanî akşam namazının iki rekat sünnetinin efdal olduğunu söylemiştir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) bunu seferde ve hazerde terk etmemiştir. Sonra öğlenin son sünneti gelir. Zira bu namaz bilittifak sünnettir. İlk sünneti bunun gibi değildir. Çünkü bazıları onun ezanla ikamet arasını ayırmak için meşru olduğunu söylemişlerdir. Ondan sonra yatsının son sünneti, daha sonra öğlenin ilk sünneti sonra ikindinin sünneti, sonra yatsını ilk sünneti gelir.

Bazılarına göre yatsının son sünneti. öğlenin ilk ve son sünnetleri ve akşamın sünneti fazilette müsavidirler. Öğlenin ilk sünnetinin daha kuvvetli olduğunu söyleyenler de vardır. Muhsin bunu sahîh bulmuştur. iyi de etmiştir. Çünkü bu sünnete açık açık devam buyurduğunu nakl. sabah namazının sünnetinden maada sünnetlere devam ettiğini nakilden daha kuvvetlidir.

Bahr sahibi diyor ki: «Bunun gibi hadisi şerifi İnâye ve Nihâye sahipleri de sahîhlemişlerdir. Çünkü onda malum tehdid vardır. Peygamber (s.a.v.): Her kim öğleden önce dört rekat sünneti terk ederse benim şefâatıma nail olamaz. buyurmuştur.» Tahtâvî: «İhtimal bu bırakmaktan nefret ettirmek içindir. Yahud şefâattan murad: Derecelerin ziyadeleşmesi hususundaki şefaatıdır. Şefâatı uzmaya gelince: O bütün mahlükata umumidir.» demiştir.

METİN

Bazıları sabah namazının sünnetinin vâcip olduğunu söylemişlerdir. Binaenaleyh özür yokken onu oturarak veya hayvan üzerinde kılmak bilittifak câiz değildir. Esah kavil budur. Fetvada merci olan bir âlimin onu terk etmesi câiz değildir. Diğer sünnetler ona benzemezler. Halkın fetvasına ihtiyacından dolayı onları terk edebilir. Sabah namazının sünnetini inkâr edenin küfründen korkulur. Vakti geçerse farziyle birlikte kaza edilir. Diğer sünnetler öyle değildir. Bir kimse fecir doğmamıştır zanniyle iki rekat nâfile namaz kılar da sonra doğmuş olduğu anlaşılırsa; yahut dört rekat kılar da ikisi fecir doğduktan sonraya tesadüf ederse esah kavle göre sabah namazının iki rekat sünneti yerine geçmez. Tecnîs. Çünkü sünnet,. Peygamber (s.a.v.) in yeni tahrime ile kılmağa devam ettiği namazdır.

İZAH

Sabah namazının sünnetinin vâcip olduğunu söyleyenler vardır. Nihâye ve diğer kitablardan anlaşılan budur. Hazâin.

Ben derim ki: Bahr sahibinin sözü de buna meyletmektedir. Çünkü şöyle demiştir: «Ulema bu namazın vâcip olduğuna delâlet eden sözler söylemişlerdir.» Bahr sahibi bundan sonra Musannıfın zikir ettiği fer’î meseleleri sıralamış; vacibtir sözü ile ekseri kitablardaki sünneti müekkededir sözünün arasını bularak: «sünneti müekkede vacib mânâsınadır.» denmiştir. Buna uymayan hususata da cevap vermiştir.

Sabah namazının sünnetini özür yokken oturarak veya hayvan üzerinde kılmak bilittifak câiz değildir. Bu namaz vacibtir diyenlere göre söz yoktur. Sünnettir diyenlere göre de kılınmaz. Çünkü onlar da vâcip diyenlerin kavline ve bu namazın kuvvetli olmasına bakmışlardır. T.

Şu da var ki: Bahr sahibi ittifaki Hulasa'dan naklen bildirmiş ve onu tasdik etmiştir. Lâkin İmdâd sahibi bu hususta münâzaa ederek sünnettir diyenlere göre câiz olduğunu vacibtir diyenlere göre caiz olmadığını kesin olarak söylemiştir. O bu babtaki sözünü Zeyleî ile Burhan'da açıklanan ihtilâf iddiasına binâ etmiş; sonra şöyle demiştir: «Câiz olmadığına icmâ hikâyesinin söz götürdüğü meydandadır. İcma ancak onun müekked sünnet olması hususundadır.» Lâkin yakında Hâniye'den naklen bildireceğimiz hüküm bunun hilâfınadır. Orada sabahın sünneti ile teravih arasında fark yapılmış ve «Sabah namazının sünneti oturarak kılınamaz; çünkü hilâfsız sünneti müekkededir.» denilmiştir.

«Esah kavil budur.» Sözünü Musannıf Minâh nâm eserinde Hâniye'nin teravih babına nisbet etmiştir.

Ben derim ki: Hâniye'nin teravih babında söylediği şudur: «Bir kimse teravihi oturarak kılsa bazılarına göre özürsüz câiz değildir. Çünkü İmâm Hasan'ın Ebû Hanîfe'den rivâyetine göre sabah namazının sünnetini özürsüz olarak oturduğu yerden kılmak câiz değildir. Teravih de öyledir. Her ikisi sünneti müekkededir. Bazıları câiz olduğunu söylemişlerdir ki sahîh olan da budur. Aralarındaki fark sabah namazının sünneti bilittifak sünneti müekkede olması teravihin ise müekked olmakta onun derecesine varamamasıdır. Binaenaleyh aralarını müsâvi tutmak câiz otamaz.» Görüyorsun ki Hâniye sâhibi yalnız teravihin oturarak câiz olduğunu sahîhlemiştir. Sabah namazının sünnetinin câiz olmadığını söylememiştir. Evet, sözünün muktezası sabah namazının sünnetini oturarak kılmanın câiz olmadığını da teslimdir.

Fetvâ sahibinin sâir sünnetleri terk etmesinden zâhire göre murad: Halkın ihtiyacı dolayısiyle fetva için kapısında toplandıkları vakit fetva vermekle meşgul olduğu zamandır. Vakit çıkmadan imkan bulursa onları yine kılması gerekir. Sabah namazının sünneti ile diğer sünnetler arasındaki fark şudur: O kimse cemâatla namazı terk edemez. Çünkü şeâiri islâmiyedendir. Binaenaleyh sabah namazının sünnetinden daha kuvvetlidir. Onun İçin cemâatı kaçıracağından korkarsa sabah namazının sünnetini terk eder. Tahtâvî'nin ifâdesine göre kadı ile talebenin de öyle olması icap eder. Bâhusus müderris olursa müftüye daha çok benzer.

Ben derim ki: Müderris söz götürür. Ama talebe öyle değildir. Derslerim yahud derslerinin bir kısmını hatırlayamayacağından korkarsa müftü gibidir.

Sabah namazının sünnetini inkar edenin küfründen korkulması, onun meşru olduğunu bir şübheden veya delili te'vilden dolayı inkar ettiğine göredir. Aksi takdirde küfrüne kesin olarak hüküm vermek gerekir. Çünkü icma'la sâbit olup dinden olduğu bizzarura bilinen bir şeyi inkar etmiştir. Nitekim, bâbın başında arz etmiştik. Sabah namazının sünneti zevâlden önceye kadar farzı ile birlikte kaza olunur. Yalnız başına kazaya kalırsa kaza edilmez. Güneş doğmadan ve zevalden sonra sahîh kavle göre farza tabî olarak bile kaza edilmez. Bunu Halebî söylemiştir. Musannıf da gelecek babta buna tenbih edecektir.

Musannıfın Tecnîs'den nakl ettiği iki mesele hakkında şöyle denilebilir: Tecnîs'de birinci meselenin sahîh olması (yani kıldığı iki rekatın sabahın sünneti yerine geçmesi) kabul edilmiş; buna illet olarak sünnetin tetavvu (nafile) olduğu binaenaleyh tetavvu niyetiyle edâ edilebileceği belirtilmiştir.

İkinci meselede sahîh olmamak kabul edilmiştir. Buna ta'lil olarak ta: «Sünnet, Peygamber (s.a.v.) devam buyurduğu şeydir. Onun devamı ise yeni tahrime ile olurdu.» denilmiştir.

Evet, Hulâsa sâhibi bunun aksini söyleyerek birincide sahîh olmadığını. ikincide sahîh olduğunu bildirmiştir. Bunun söz götürdüğü meydandadır. Zira ikinci Kâfi gelirse birincinin sahîh olması evleviyette kalır. Onun için Nehr'de: «Her iki meselede Tecnîs'in tercihi daha güzeldir.» denilmiştir.

METİN

Gündüz nafilelerinde bir selamla dörtten, gece nafilelerinde sekiz rekattan fazla kılmak mekrûhtur. Zira rivâyet edilmemiştir. Her ikisinde efdal olan, dört rekatta bir selâm vermektir. İmâmeyn gece nafilelerinde iki rekatta selâm vermenin efdal olduğunu söylemişlerdir. Fetvânın buna göre olduğu söylenir. Öğleden evvel, cumadan evvel ve sonra kılınan dört rekatlı sünnetlerin ilk oturuşlarında salavât okunmaz. Unutarak okuyana secde-i sehiv lazım gelir. Bazıları lâzım gelmeyeceğini söylemişlerdir. Şumunnî. Bu namazların üçüncü rekatına kalktıkta subhâneke okunmaz. Çünkü bunlar kuvvetli sünnet olduklarından farza benzerler. Sâir dört rekatlı sünnetlerde salavât okunur. Subhâneke ve eûzû besmele çekilir. Velev ki kılınan namaz nezir olsun. Zira her çift rekat bir namazdır. Bâzıları sünnetlerin hiç birinde bunların okunmayacağını söylemişlerdir. Kinye'de bu kavil sahîh kabul edilmiştir.

İZAH

«Zira rivayet edilmemiştir.» İfâdesinden murad: Bu babta Peygamber (s.a.v.)'den ziyade ettiğini bildiren hadis rivâyet edilmemiştir. demektir. Burada asıl olan çekimser kalmaktır. Nitekim Feth-ul-Kadir'den beyân edilmiştir. Yani meşru olduğuna dair delil bulunmadıkça o fiili yapmak helâl olmaz. Bilakis ittifaken mekrûh olur. Nasıl ki Müneytül-musallî, nam eserde üç İmâmımızdan naklen izah edilmiştir. Evet, gece namazlarında sekiz rekattan fazla da selâm vermenin câiz olup olmadığı hususunda müteehhirin ulema arasında ihtilaf vaki olmuş; bazıları bunun mekrûh olmadığını söylemişlerdir.

Şems-ül-eimme Serahsî bu kavli tercih etmiş; Hulâsa sâhibi, bunu sahîh bulmuştur. Bedâyi sâhibi ise mekrûh olduğunu sahîh kabul etmiş; umumiyetle ulemanın bunu tercih ettiklerini söylemiştir. Tamâmı Hılye ile Bahr'dadır.

«Fetvanın buna göre olduğu söylenir.» Bu sözü mirâc sahibi uyûna nisbet etmiştir.

Nehr'de şöyle denilmiştir: «Bu sözü şeyh Kasım, ulemanın İmâm-ı A’zam nâmına istidlal ettikleri Sahîhayn hadisiyle red etmiştir. Sahîhayn hadisinde hazreti Âişe (r.a.): Rasûlüllah (s.a.v.) ramazanda ve sâir zamanlarında on bir rekattan fazla namaz kılmazdı. Dört rekat namaz kılardı ki, güzelliklerini ve uzunluklarını sorma! Sonra dört daha kılardı. Onların da güzelliğini uzunluğunu sorma! Sonra üç rekat kılardı. Teravihi hafif olsun diye ikişer kılardı.» demiştir.

«Gece namazı ikişer ikişerdir.» hadisi ile ihtimal çift rekatlar kast edilmiş vitir kast edilmemiştir. Dört rekat olarak kılmak tercih olunmuştur. Çünkü bunda nefse daha çok zahmet ve meşekkat vardır.

Peygamber (s.a.v.): «Senin ecrin ancak meşekkatine göredir.» buyurmuştur. Nehr'in sözü ziyâde edilerek alınmıştır. Bu hususta sözün tamamı Münye şerhi ile diğer kitablardadır.

Dört rekatlı sünneti müekkedelerin ilk oturuşlarında salavât okunmaz.

Ben derim ki: Bahr'da namazın sıfatı babında şöyle denilmiştir: «Bu söyledikleri öğleden önce kılınan sünnet hakkında doğrudur. Çünkü ulemanın açıkladıklarına göre bu namazın ikinci çift rekatına intikal etmekle şefîin şefiası bâtıl olmaz. Bu namazı bozan onu dört rekat olarak kaza eder. Cumadan önceki dört rekat ta öyledir. Cumadan sonraki dört rekatın böyle olduğunu teslim etmiyoruz. Çünkü o sair sünnetler gibidir. Zira ulema onun için bu hükümleri isbat etmemişlerdir. «Bu ifadenin bir misli de Hılye'dedir. Bu. Şurunbulâlî'nin bahis ettiği «özürden dolayı iki selamla kılınması câizdir.» Sözünü teyid eder.

«Velev ki kılınan namaz nezir olsun.» ifâdesi Kinye'de de mevcuttur.

İZAH şöyledir: Bu namaz bir nâfile olup üzerine farz veya vâcip sıfatı ârız olmuştur. Bunu Tahtâvî söylemiştir.

«Zira her çift rekat bir namazdır.» Biz bunu vâcipler bahsinin başında anlatmıştık. Maksat bazı cihetlerden bir namaz sayılmasıdır. Nitekim az ileride gelecektir.

«Bazıları sünnetlerin hiç birinde bunların okunmayacağını söylemişlerdir.» Bahr sâhibi diyor ki. «Bu sözün sakatlığı meydandadır. Zâhir olan birincisidir. Mineh'de şu ifade ziyâde edilmiştir. Bundan dolayı biz buna itimad ettik. Ve Kinye'nin sözünü «denilmiştir.» diyerek (zaiflik bildiren siga ile) hikâye ettik.»

TENBİH : Bu meselede üçüncü bir kavl daha vardır ki, Münye sâhibi namazın sıfatı babında onu kesin olarak kabul etmiş ve şöyle demiştir: «Ama kılınan namaz sünnet veya nafile olursa ilk rekatta başladığı gibi başlar. Yani subhânekeyi okur. Eûzü besmeleyi çeker. Zira her çift rekat başlı başına bir namazdır.» Lâkin Münye şarihi şöyle demiştir: «Esah kavle göre öğlenin ve cumanın sünnetlerinde ilk oturuşta salavât okunmaz. Kalktıkta subhaneke de okunmaz. Her çift rekatın bir namaz sayılması bütün hükümlerde muttarid (şaşmaz) bir kaide değildir. Onun içindir ki, birinci oturuşu terk etse namazı bozulmaz. İmâm Muhammed buna muhaliftir.

Çift rekatın sonunda secde-i sehiv yapsa onun üzerine ikinci çift rekatı ekleyemez. Tâ ki secde-i sehiv namazın ortasında yapıldığı için bâtıl olmasın. Bu suretle hepsinin bir namaz olduğunu açıklamışlardır. Zira secdenin namaz ortasında olduğuna hüküm etmişlerdir. Binaenaleyh burada da: Salavât getirilmez. Subhaneke okunmaz. Eûzü besmele çekilmez; çünkü namazın ortasındadır. denilir.

«Zira kaideye göre hepsinin bir namaz sayılması birbirine bitiştiği ve tahrime bir olduğu içindir. Subhâneke okumak ve benzerleri mütekaddimîn ulemadan rivâyet olunmamıştır. Bu ancak bazı mütehhirinin tercihidir. Evet, ulema her çift rekatın bir namaz sayılacağını ihtiyaten kıraat hakkında itibara almışlardır. İkinci çift rekata kalkmazdan evvel o çiftin lazım gelmemesi hususunda dahi birinci çift bir namaz hükmündedir. Çünkü ikinci çift lazım gelmekle gelmemek arasında tereddütlüdür. Binaenaleyh şek ile lazım gelmez. Onun içindir ki, namaza kâmet getirildiğinde veya hatip minbere çıktığında iki rekatta selâm verilir. İkinci çifte başlamakla şuf'anın ve muhayyerenin mühayyerliğinin bâtıl olması hususunda da öyledir. Zira şufa ile muhayyerlikten her biri sabit olmakla olmamak arasında tereddütlüdür. Binaenaleyh şek ile sâbit olmaz. Fesadın bir çift rekattan öteki çifte geçmemesi hususunda dahi öyledir. Çünkü şek ile fesâda hüküm olunamaz.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır. Lâkin mezkür şârihin: «Şuf'anın ve muhayyerinin muhayyerliğinin bâtıl olması hususunda da öyledir.» Sözü doğru değildir. Çünkü namazın ikinci çift rekata intikal etmekle bunların batıl olmadığını az yukarıda Bahr ile Hılye'den nakl ettiklerimizden anlamışsındır. Şârihin kendisi dahi bunu namazın vakitleri bâbında açıklamıştır. Keza biliyorsun ki, ulema bunu ancak öğlenin sünneti hakkında söylemişlerdir. Cumadan sonra kılınan dört rekat sünnet hakkında isbat etmemişlerdir.

METİN

Çok rukû ve sücûd yapmak kıyâmı uzatmaktan daha makbuldür. Nitekim Müctebâ'da beyan olunmuştur. Bahr sahibi bu kavli tercih etmiştir. Lâkın Nehr sâhibi buna üç vecihten itiraz etmiş; ve Mirac'tan naklen bunun İmâm Muhammed'in kavli olduğunu, İmâm-ı A’zam'a göre kıyâmı uzatmanın efdal olduğunu söylemiştir. Bedâyi sâhibi de bunu sahîh kabul etmiştir.

Ben derim ki: Müctebâ'nın iki nüshasında bunu böyle yalnız İmâm Muhammed'e nisbet edilmiş olarak gördüm.

Acaba okuyan gibi dilsizin de kıyâmı uzatması efdal midir? Bunu bir yerde görmedim.

İZAH

Bahr sahibi kesinlikle delillerin çeliştiğine hüküm etmiştir. Meselâ: «Çok secde etmeğe bak!» hadisi ve keza «Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secde halidir.» hadisi: «namazın en faziletlisi kıyâmı uzun olandır.» hadisiyle çelişki halindedir.

İmâm Ahmed'le ebû Davud'un rivâyetleri de böyledir. Bahr sahibi bundan sonra şunları söylemiştir: «Bu âcizin anladığıma göre rükû ve sücûdun çokluğu daha fazîletlidir. Çünkü kıyâm ancak bunlara vesile olmak için meşru olmuştur. Bundan dolayıdır ki rükû ve sücûddan âciz olandan kıyâm sâkıttır. Vesile maksuttan efdal olamaz. Bir de kıyam hâlinde Kur'an'ı çok okumak lazım gelse de bu bir zâid rükündür. Hatta esas itibariyle rükün olup olmadığında ihtilaf edilmiştir. Ama rükû ile sücûdün rükün ve asıl olduklarına ulema ittifak etmişlerdir. Hem farzın iki rekatından sonra kıyâm kırâattan ayrılır.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

Lâkin Müctebâ'nın sözüne Nehr sâhibi üç vecihle itiraz etmiştir.

Birincisi: Kıyam vesile de olsa uzunluğunun efdal olması kıyam halinde çok kur'an okunduğundandır. Kırâat bütün Kur'an'ı hatim etmek suretiyle bile olsa yine farz yerine geçer. Nafileler böyle değildir.

İkincisi: Kırâatın zaid rükun olması, fazilet hakkında te'siri olmayan şeylerdendir.

Üçüncüsü: Meselenin mevzuu nâfiledir. Nâfilenin ise bütün rekatlarında kırâat lazımdır. Bu satırlar dahi kısaltılarak alınmıştır.

Delillerin çelişmesine gelince: Buna şöyle cevap verilir: Sücûddan murad: Namazdır. Kıyâmı uzatmanın efdal olduğuna en kuvvetli bir delilde Peygamber (s.a.v.)'in pek azı müstesnâ olmak üzere bütün gece namaz kılmasıdır. Hazreti Âişe hadisinde geçtiği vecihle gece namazını on bir rekattan fazla kılmazdı.

«Ve Mirac'dan bunun İmâm Muhammed'in kavli olduğunu nakl etmiştir.» Bu ifâde Bahr'ın sözüne de itirazdır.

Bahr'da: «Bu meselede İmâm Muhammed'den nakiller muhteliftir. Tahâvînin Âşar şerhindeki nakline göre kıyamın uzunluğu daha makbuldür. Müçteba'da İmâm Muhammed'den bunun aksi nakl edilmiştir. İmâm Ebû Yûsuf'tan ise tafsilata giderek: «Geceleyin okuduğu kur'an virdi varsa efdal olan r&kat sayısını çoğaltmaktır. Yoksa kıyâmın uzunluğu efdaldir.» Dediği rivâyet olunmuştur. Çünkü birincide kıyâm muhtelif değildir. Ona rükû ve sücûd ziyâdesi ilâve edilir.» denilmiştir.

İtiraz şöyledir: Bahr sâhibinin sözünün müktezâsı bu meselede mezhebin İmâmından rivâyet yoktur. Belki her iki kavl İmâm Muhammed'e aittir.

Ben derim ki: Benim anladığıma göre Ebû Yûsuf'un rivâyeti bu iki kavlin haml edildiği kavildir.

«Bedâyi sahibi bunu sahîh kabul etmiştir.» Onun ibâresi şöyledir: «Ulemamız kıyâmı uzun tutmanın efdal oldûğunu söylemişlerdir. İmâm Şafiîye göre çok namaz kılmak efdaldir. Sahîh olan bizim kavlimizdîr.» Bundan sonra Bedâyi sahibi. «İmâm Ebû Yûsuf'tan rivâyet olduğuna g.öre ilh...» demiştir ki, onun bu sözünden anlaşıldığına göre bu kavl üç İmâmımıza aittir. Çünkü Şafii'nin hilâfından başka bir hilâf zikir etmemiştir. Yukarıda Tahavî'den nakl ettiklerimiz de bunu te'yid etmektedir.

Şarihin: «Ben derim ki» diyerek bunu Mücteba'da gördüğünü nakl etmesi Mirac'ın sözünü te'yid eder. «Agah ol!» diye tenbihte bulunması Musannıfa yapılan itiraza işârettir. Musannıf merhum üstadı olan Bahr sahibine tabi olarak metinlerde zikir edilen İmâm-ı A’zam kavlini terk etmiş tır. Halbuki sahîh kabul edilen hatta yukarıda geçtiği vecihle bütün ulemânın tercih ettiği kavl odur. Onun için Hayreddin Remlî: «Ben derim ki: Kâmil bir zat üstadına tabi olarak büyüklere nasıl muhâlefet edebiliyor ve bunu metin yapıyor? Halbuki metinler mezhebi nakl için yazılırlar!» demiştir.

Hâsılı, mutemed olan mezhep, kıyâmı uzun tutmanın daha makbul olmasıdır. Münye şerhinde de bildirildiğine göre bunun mânâsı şudur: Bir kimse muayyen bir zaman parçasını namazla meşgul etmek isterse rekat sayısını az tutarak kıyâmı uzatması aksini yapmaktan efdaldir. Meselâ: Bu parçada iki rekat namaz kılmak dört rekat kılmaktan efdaldir. Kıyas böyle yapılacaktır.

«Acaba okuyan gibi dilsizin de ilh...» ifâdesi Nehr sahibine ait incelemedir. Öyle anlaşılıyor ki dilsizin çok rükû ve secde etmesi efdaldir. Çünkü kıyâmın efdal olması kıraat itibariyle idi. Dilsizde ise kırâat yoktur. Bunu Halebî bazı derkenarlardan nakl etmiştir. Fakat Rahmetî kendisine muhâlefet etmiş; Dilsizin hükmen okur sayıldığını ve kendisine okuyanların sevâbı verildiğini söylemiştir. Nitekim bir ibâdete niyet edip de âciz kalan kimse hakkında verilecek hüküm budur. Halbuki kâide şudur: İllet bazı suretlerde bulunursa geri kalanlarında da eksiksiz bulunur.

METİN

Mescidin Rabbine, iki rekat tahiyye namazı kılmak sünnettir. Ama farz veya başka bir namazı edâ etmek kezâ, mescide farz kılmak niyetiyle girmek veya farz kılmağa niyet etmeksizin İmâma uymak da onun yerini tutar. Her gün için bir tahiyye namazı kâfidir. Bize göre oturmakla tahiyye namazı sâkıt olmaz. Bahr.

Ben derim ki: Ziyâ'da Kût'tan naklen bildirildiğine göre bir kimse hades veya başka sebeble tahiyye namazını kılamazsa dört tesbih lafzını dört defa söylemesi mendûp olur.

İZAH

Tahiyye namazı sünnettir. Şarih Hazâin adlı eserinin derkenarında bu sözün Hulâsa sahibine reddiye olduğunu kayt etmiştir. Çünkü Hulâsa sahibi: «Tahiyye namazı müstehabtır.» demiştir. Kitabımızın metninde tahiyye-i mescid denildiği halde şarihin buna bir de «Rabbi» kelimesini ilâve ederek «mescidin Rabbine tahiyye» şekline sokması. ibâreden muzafın atıldığını gösterir. Çünkü tahiyye-i mescidden maksat ALLAH'a yaklaşmaktır. Mescidi selâmlamak değildir. İnsan kralın evine girerse kralı selamlar; evini selamlamaz. Bunu Hılye'den naklen Bahr sahibi söylemiş sonra şunu ilâve etmiştir: «Bu namazın sünnet olduğuna icma nakl edilmiştir. Yalnız ulemamız bir şeyi umumi surette men eden delili umumi surette mubah delile tercih için onun mekrûh vakitlerde kılınmasını mekrûh saymışlardır.»

Tahiyye-i mescid iki rekattır. Kuhistanide: «İki veya dört rekattır. Tahiyye-i mescid için bu daha efdaldir. Meğer ki mescide fecirden yahud ikindiden sonra girmiş ola. Bu takdirde tehlil ve Peygamberimize salavât getirir, Böylelikle mescidi.n hakkını ödemiş olur. Nitekim farz kılmak için girdiğinde de öyledir. Zira o zaman Tahiyye-i mescidle me'mur değildir. Bu Timurtâşî'de beyân edilmiştir.» denilmektedir.

Farz veya başka bir namazı kılmak tahiyye-i mescidin yerini tutar. Bu hususta Nehr'de şöyle denilmektedir: «Mescide girdiği vakit kıldığı farz veya sünnet her namaz tahiyye-i mescidin yerini tutar. Binâyâ'da Muhît'in muhtasarına atfen: «Farz kılmak veya İmâma uymak niyetiyle mescide girmek tahiyye-i mescidin yerini tutar. Ancak başka bir maksatla girerse bu namazı kılması emir edilir. Deniliyor.» Nehr'in sözü burada biter. Hâsılı mescide girenden istenilen şey orada namaz kılmaktır. Tâ ki bununla Rabbini tahiyye ve tazim etmiş olsun. Öyle anlaşılıyor ki farz namaz kılmak niyetiyle mescide girmesi İmâm olmak, yalnız kılmak veya İmâma uymak niyetiyle de olsa girer girmez hemen kılarsa tahiyye-i mescid yerini tutar. Hemen kılmaz da oturursa tahiyye-i mescidi kılması tâzım gelir. Ama bu evlânın hilafıdır. Nitekim gelecektir. Bir kimse Meselâ: Farz namaz kılmak niyetiyle mescide girer de.bir müddet sonra kılarsa oturmadan tahiyye-i mescidi kılması emir olunur. Nitekim namaz için değil de ders veya zikir gibi bir sebeble girse evvela tahiyye-i mescidi kılar. Bu izahatımızda anlaşılır ki, Nehr sahibinin bİnâye'dan nakl ettikleri öncekilere muhalif değildir. Şu kadar var ki o namaz yerine namaz niyeti ifadesini kullanmıştır. Zirâ ekseriyetle namaz için mescide giren kimse namaz kılar. Yoksa namaz kılmasa da niyet tahiyyenin yerini tutar demek istememiştir. Ama ibâresinin zâhiri bunu îham etmektedir. Nitekim Halebî söylemiştir. Allah'u âlem.

Farz kılmak niyetiyle girmeyip İmâma uymak da tahiyye-i mescid yerini tutar. Hılye'de şöyle denilmiştir: «Bir kimse mescidde tahiyyeyi niyet etmeksizin farz kılmakla meşgul olsa bu farz tahiyye-i mescid yerim tutar. Çünkü mescide tâzim hâsıl olmuştur. Nitekim Bedâyi ve diğer kitablarda beyân olunmuştur. Farzla birlikte tahiyyeyi niyet ederse Muhît ve diğer kitabların zahirlerinden anlaşılan şeyhayna göre sahîh olmasıdır. İmâm Muhammed'e göre namaza girmiş olmaz. Zira ulemanın sözleri şudur: Bir kimse hem öğlenin farzına hem de nâfileye diye niyetlenirse Ebû Yûsuf'a göre kıldığı namaz farz yerine geçer. Bu kavli İmâm Hasan Ebû Hanîfe'den de rivâyet etmiştir. İmâm Muhammed'e göre namaza girmiş olmaz. Çünkü bir namazda farzla nâfile iki ayrı cins olup bir tahrimede birini diğerine tercih câiz değildir. İkisine birden niyet ederse iki niyet bir birine zıd gelerek hükümsüz kalırlar.

Ebû Yûsuf'un delili şudur: «Farz daha kuvvetlidir. Binaenaleyh ondan aşağısına niyet ortadan kalkar. Ve farz olan hacla tetavvua niyet eden gibi olur.»

Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır. Bu ibârenin bir misli de Bahr'dadır.

Ben derim ki: Benim anladığıma göre bu hilaf bizim meselemizde yürümez. Zirâ farz tahiyyenin yerini tutunca tahiyyeden maksat hasıl olur ve artık tahiyye matlup değildir. Çünkü maksad hangi namazla olursa olsun mescidi ta'zimdir. Ayrıca tahiyye emir olunmaz. Meğer ki evvelce görüldüğü vecihle namazdan başka bir maksatla girmiş olsun. Şu halde farzla birlikte tahiyyeyi de niyet ederse farzın tazammun ettiği bir şeyi niyet olur ve o şey farzla sukût eder. İmâm Muhammed'in kavline göre başka bir cinse niyet etmiş değildir. Öğlenin farziyle sünnetine niyet etmek bunun hilâfınadır.

Hatta biri şöyle diyebilir. Evlâ olan bu farzla tahiyye-i mescidi niyet etmektir. Tâ ki onun sevâbına da nâil olsun. Yani kıldığı farzla Allahü teâlaya tahiyye veya beytine tazimi de niyet eder. Çünkü farzla tahiyyenin sükût etmesi ve kendisinden istenmemesi kast edilmeksizin sevap verilmeyi istilzam etmez. Sonra gördüm ki Şafiîlerden ibn Hacer Minhac'da «tahiyye farzla veya başka bir nâfile ile de hâsıl olur...» dedikten sonra şunları söylemiş: «Velev ki farzla birlikte tahiyye-i mescide niyet etmesin. Çünkü mescidin maksud olan hürmetini ayak altına almış değildir. Yani bununla tahiyye sâkıt olur. Sevap hâsıl olmasına gelince: bunun husuli niyete bağlı olduğu belirtilmiştir. Zira hadisi şerifde: "Ameller ancak niyetlere göredir", buyurulmuştur. Şarih hazretlerinin tahiyyeden başka bir fiili onun yerini tutacağını, yani niyet etmese bile sevab hâsıl olacağını zan etmek ihtimalden uzaktır. Velevki Mecmuun sözü bunu iktiza eder denilsin. Sevab olmamasını niyet etse bilittifak bir şey hâsıl olmaz. Nitekim bu bazılarının tavâfın sünnetinde söylediklerinden alarak, açıktır. Öğle namazı ile meselâ: Bir sünnete niyet etmenin zarar vermesi sünnet bizzat maksud olduğundandır. Tahiyye böyle değildir.»

İbn Hacerin: «Bir sünnete niyet etmenin zarar vermesi ilh...» ifâdesi sözün başında benim bahis ettiğimin aynidir. Allah'a hamd olsun. Zirâ onun söyledikleri bizim mezhebimizin kaidelerine aykırı değildir.

«Her gün için bir tahiyye namazı Kâfidir.» Yani bir özürden dolayı mescide tekrar tekrar girerse bir tahiyye Kâfi gelir. Mutlak söylemesine bakılırsa mescide giren kimse tahiyyeyi ilk girişte kılmakla son girişte kılmak arasında muhayyerdir. T.

«Bize göre oturmakla tahiyye namazı sâkıt olmaz.» Çünkü ulema hâkim hakkında şunları söylemişlerdir: «Hâkim hüküm vermek için mescide girdiğinde dilerse o anda, dilerse çıkacağı vakit tahiyye namazını kılar. Zira maksad hâsıl olur. Nitekim gâyede beyan olunmuştur. Sahîhaynda rivayet edilen: «Biriniz mescide girerse iki rekat namaz kılmadan oturmasın!» hadisine gelince: Bu hadis Evlâ olanı beyân etmektedir. Çünkü ibn Hibban'ın sahibide rivâyet ettiği bir hadiste Rasûlüllah (s.a.v.): Ya ebâ Zer, şübhesiz mescidin bir tahiyyesi vardır. Onun tahiyyesi iki rekat namazdır. kalk ta onları kılıver! buyurmuştur. Meselenin tamamı Hılye'dedir. Şârihin bahis ettiği Ziyânın ibâresi şöyledir: «Bazıları demişlerdir ki: Bir kimse mescide girer de hades, meşguliyet veya benzeri bir sebeble tahiyyeı mescid namazını kılamazsa,

«Subhanellah velhamdülillah velâ ilâhe illâllahü vallâhü ekber» Demesi müstehap olur. Bunu ebû Talip Mekkî Kûtü'l-Kulûp adlı eserinde söylemiştir.» Biz bunun benzerini kuhistani'den naklen arz etmiştik.

HATİME: Âfakî (yani uzaklardan gelen) hacının ilk girişine nisbetle mescidi harâm (Kâbe) sâir mescidlerden müstesnadır. Çünkü onun tahiyyesi (namaz değil) tavaftır. Ama bu söz götürür. Hılye'de böyle denilmiştir. Her halde söz götürmesi yukarıda geçen hadiste mescid kelimesinin mutlak zikir edilmiş olmasındandır. Nehr'de bildirildiğine göre İmâm farzı kıldırır veya müezzin ikâmete başlarsa cemâat olanın tahiyyei mescidi terk edeceğine ve tavâfın tahiyyeye tercih edileceğine ulema ittifak etmişlerdir. Peygamber (s.a.v.)'e selâm vermek bunun hilâfınadır.

Ben derim ki: Lâkin molla Âliyy-ül-Kâri'nin Lübab-ül-Menâsik adlı eseri ile onun şerhinde şöyle denilmektedir: «Mescidi harâma giren tahiyyei mescidle meşgul olmaz. Zira mescid-i şerifin tahiyyesi, tavaf etmek isteyen için tavaftır. Tavaf etmek istemeyip oturmak isterse iş değişir. Böylesi iki rekat tahiyyei mescid kılmadan oturamaz. Meğer ki vakit kerahet vakti ola!» Bu sözün Zâhirinden anlaşılıyor ki, tavaf etmek niyetiyle giren kimse ondan önce veya sonra tahiyyei mescid namazı kılmaz. Bunun vechi her halde tahiyye namazının iki rekat tavaf namazına karışmış olmasıdır.

METİN

Sünnet ile farz arasında konuşursa sünneti iskat etmiş olmaz. Ama sevabını azaltır. Sünnet sâkıt olur diyenler de vardır. Esah kavle göre tahrimeye aykırı her amel böyledir. Kinye. Hulasa'da bildirildiğine göre bir kimse alış verişle meşgul olur veya yemek yerse sünneti tekrar kılar. Bir lokma yemek veya bir yudum su ile sünnet namazı bâtıl olmaz. Yemek getirilirse tadının kaçacağından veya azalacağından korktuğu takdirde evvela onu yer sonra sünneti kılar. Ancak vaktin çıkacağından korkarsa yemeği terk eder. Sünneti özürsüz olarak vaktin sonuna geciktirirse sünneti ifâ etmiş olmaz. olur diyenler de vardır.

İZAH

Sünnetle farz arasında konuşursa sünneti iskât etmiş olmaz. Bunların arasını evrâd okumakla ayırmak dahi oyni hükümdedir. Zira sünnet Allahümme entes selam ilh... diyecek kadar ayırmaktır. Bundan fazlasını yaparsa sünnet mesnun olan yerinde yapılmamış sayılır. Nitekim kırâatın âşikar okunması babından az önce geçmişti. Sünnet sâkıt olur diyenlere göre farzdan önce kılınan sünnet ise onu yeniden kılar. Farzdan sonra kılınanlardan ise zâhire göre nâfile olur. Ve bu kavle göre o kimseye sünneti kılması emir edilmez.

Öyle görünüyor ki Şârihin: «Hulasa'da bildirildiğine göre ilh...» sözü Musannıfın Kinye sahibine tâbi olarak metinde sahîhlediği ifâdeye istidraktır. (düzeltmedir) Çünkü Hulâsa sahibinin «sünneti tekrar kılar.» diye kesin konuşması sünnetin sâkıt olduğunu gösterir. Az sonra «sünnet namazı bâtıl olmaz.» İfadesini kullanması bunun karinesidir. Yani namazın sünnet olması bâtıl olmaz demektir. Bundan anlaşılır ki tekrar kılması sünnet olması bâtıl olduğundandır. Aksi takdirde mukabele sahîh olmaz.

«Yemek getirilirse ilh...» sözü, aykırı amelin sünnetin sevâbını azaltması veya tamamiyle gidermesi özürsüz olduğu zamandır manasını ifâde etmektedir. Ama yemek gelir de son sünneti kıldığı takdirde tadının kaçacağından korkarsa evvelâ onu yer; sonra sünneti kılar. Çünkü bu cemâatı terk için bile özürdür. Sünneti geciktirmek için özür olacağı evleviyette kalır.. Ancak vaktin çıkmasiyle sünneti tamamen kaçıracağından korkarsa evvela onu kılar; sonra yemeğini yer. Benim anladığım budur.

Sünneti özürsüz olarak vaktin sonuna geciktiren onu ifa etmiş olmaz diyenler olduğu gibi olur diyenler de vardır. Kinye sahibi bu sözlerin ikisini de nakl etmiş; fakat bu ikinci kavli zaif çıkaracak bir işârette bulunmamıştır. Sadece onu sonra zikir etmiştir. Bundan onun zaif olması lazım gelmez. Bana öyle geliyor ki, esah olan kavil budur. Birinci kavil «sünnet aykırı amel ile sâkıt olur.» Sözüne binâ edilmiştir. Bu kavil şarihin zaifliğine işâret ederek söylediği kavildir.

METİN

FER’Î MESELELER: Sabah namazının sünnetini aydınlık zamanına bırakmak efdaldir. Bazıları efdal olmadığını söylemişlerdir. Bir kimse sünnet namazları nezir eder de nezrini yaparsa sünnetleri kılmış olur. Bazıları olmaz demişlerdir. Nâfile namaz kılmak isteyen evvela onu nezir eder; sonra kılar. Nezir etmemeli diyenler de vardır.

İZAH

Bazıları sabah namazının sünnetinin aydınlık zamanına bırakılmasını efdal görmemişlerdir. Bahr sahibinin Hulâsa'dan naklen söyledikleri bunu teyid eder. O: «Sabah namazının iki rekat sünnetinde sünnet olarak yapılacak iş, Kâfirun ve ihlas surelerim okumak, bu namazı vaktin evvelinde ve evde kılmaktır. Evinde kılamazsa mescidin kapısı yanında kılar ilh...» demiştir.

Münye şerhinde dahi: «Hazreti Âişe'den rivâyet edilen hadisler de buna delâlet eder. Âişe (r.a.) şöyle demiştir. Rasûlüllah (s.a.v.) müezzin sabah ezanını okuyup sustuğu ve fecrin doğduğunu anladığı zaman kalkar iki rekat hafif bir namaz kılardı. Sonra müezzin ikâmet için yanına gelinceye kadar sağ tarafına yatardı. O geldi mi namaza çıkardı. Bu hadis muttefekun aleyhdir.» denilmektedir. Meselenin tamamı Münye şerhindedir.

TENBİH : Şafiîler bu hadisten ve emsalinden alarak sabah namazının sünnetiyle farzının arasını bu şekilde yatmakla ayırmanın sünnet olduğunu söylemişlerdir. Bizim ulemamızın sözlerinden bunun hilâfı anlaşılmaktadır. Zira bunu zikir etmemişlerdir. Hatta ben İmâm Muhammed'in Muvattâında şunu gördüm: «Bize Malik Nafi'den O da Abdullah bin Ömer'den naklen haber verdi ki Abdullah bin Ömer sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra yatan bir adam görmüş de, buna ne oluyor. demiş. Nafî: Ben ona iki namazın arasını ayırmasını söyledim; demiş. Bunun üzerine ibn Ömer selamdan daha güzel ayırmana ne olabilir! mukabelesinde bulunmuş; İmâm Muhammed: Biz ibn Ömer'in kavliyle amel ederiz. Ebû Hanîfe rahimellahın kavli de budur. demiştir.»

Muvattâın şârihi muhakkik molla Aliyy-ül-Kâri'de şunları söylemiştir: «Bunun sebebi: Çünkü selâm ancak ayırmak için varid olmuştur. Selâm vermek vâcip olduğu için fiil ve söz gibi namazdan çıkaran sair şeylerden efdaldir. Bu söz evvelce geçen «Rasûlüllah (s.a.v.) teheccüdün sonunda yatardı. Bazan da sabah namazının iki rekat sünnetinden sonra evinde istirahat için yatardı.» hadisine aykırı değildir.

Molla Aliyy-ül-Kari bundan sonra sözüne şöyle devam etmiştir: «İbn Hacer Mekki şemâil şerhinde şöyle demiştir: Şeyhaynin rivayet ettikleri bir hadiste: Peygamber (s.a.v.) sabah namazının iki rekat sünnetini kılınca sağ tarafına yatardı. Onun için sabah namazının sünneti ile farzı arasında bu şekilde yatmak sünnettir. Bir de Rasûlüllah (s.a.v.) bunu emir buyurmuştur. Nitekim bu babtaki hadisi ebû Davud ile başkaları zararsız bir senedle rivayet etmişlerdir. Buna muhalefet edenler de vardır. Bu hadis mescidde veya başka yerde olsun yatmânın mendûp olduğunu açıkca göstermektedir. Bazıları yatmanın yalnız evinde mendûp olduğunu söylemişlerdir. İbn Ömer'in «bu bid'attır.» İbrahim Nahaî'nin «bu şeytanın yatışıdır.» demeleri ve ibn Mes'udu'un bunu inkar etmesi hadis kendilerine ulaşmadığı içindir. İbn Hazm ifrata giderek: Yatmak vacibtir. Sabah namazı için bu şarttır. demiştir.» Hadisin en yüksek derecelerde bulunan bu büyüklere ulaşmamasının ihtimalden uzak olduğu meydandadır. Bâhusus ibn Mes'ud hazretlerine ki Peygamber (s.a.v.) den hazarda seferde ayrılmamıştır. İbn Ömer hazretleri de öyledir. Rasûlüllah (s.a.v.) bütün halterini tamamen incelemiş ve tâbi olmuşlardır. Doğru hareket bu zevatın inkarlarını yukarıda geçen ayırma illetine haml etmektir. Yahud bunu mescidde fazîlet erbabı arasında yapmıştır demelidir.

Hadisin sahîh olduğu kabul edildiği taktirde Peygamber (s.a.v.) emri bu işin mescidde yapılabilmesi hususunda açık olmadığı gibi işâret de değildir. Zira hadisi şerif Ebû Davud, Tirmizî ve İbn Hibban'ın hazreti ebû Hureyre'den rivâyetleri vecihle şöyledir: «Biriniz sabahın iki rekat sünnetini kıldı mı sağ tarafına yatsın!» Mutlak mukayyede haml edilmiştir. Şu da var ki, mescidde bu yatış, Peygamber (s.a.v.) zamanında şâyi olsa idi bu mümtaz ve büyük zevata gizli kalmazdı. Mukayyetten murad: Yukarıda geçen «sabah namazının iki rekat sünnetinden sonra evinde» sözüdür. bunun Hulâsası şudur: Rasûlüllah (s.a.v.)'in yatması ancak istirahat için evinde olmuştur. Meşru olduğunu göstermek için değildir. Esah olan hareket, yatmayı emir eden ve bunun meşru olduğunu göstermek için yapıldığını gösteren hadisi yalnız evde yapılması istenildiğine haml etmektir. Delillerin arası böylece bulunmuş olur. ALLAH-u âlem.

«Bir kimse sünnet namazları nezir eder de nezrini yaparsa sünneti kılmış olur.» Çünkü nezir etmek (adamak) o namazı sünnet olmaktan çıkarmaz. Nitekim sünnete niyetlenir de bozar ve sonra edâ ederse kıldığı sünnet olur. Ve bozduğu için vâcip vasfı ziyâde edilir. Bunu Nehr sahibi İkdül-feraid'den naklen söylemiştir. «Nâfile namaz kılmak isteyen evvela onu nezir eder.» Kinye'de: «Nâfıleyi nezir ettikten sonra eda etmek nezirsiz edâ etmekten efdaldir.» denilmiştir.

Bahr sahibi diyor ki: «Buna göre Muslim'in sahîhinde rivâyet ettiği nezirin yasaklanması meselesi müşkil kalır. Bu hadis nezir etmemeli diyenlerin kavlini tercih ettirir. Lâkin bazıları hadisdeki nehyi, şarta bağlı olan nezire haml etmişlerdir. Çünkü şartın meydana gelmesi ibâdete karşılık gibi olur ve o kimse samimi muhlis sayılmaz. Nezir eder diyenlerin kavli şöyle izah olunur: O ibâdet niyetiyle vâcip olursa da nezirde ibâdete giriş vacibtir. Binaenaleyh o kimse vâcip sevabı kazanır. Nafile böyle değildir. Rey'i âcizaneme göre en iyisi yasaktan yüzde yüz çıkmış olmak için nezir etmemelidir.

Ben derîm ki: Yasak hadisinin lafzı Buharî'nin de sahîhinde ibn Ömer'den rivâyet ettiği gibi şöyledir: «Peygamber (s.a.v.) nezri yasak etti ve: Bu hakikatta hiç bir şeyi geri getirmez. Sâdece bununla bahilin cebinden mal çıkarılır. buyurdu.» Bundan ilk hatıra gelen mânâ muğlak nezir kast edilmiş olmasıdır. Mesela: Hastama şifâ verirse Allah için filan işi yapmak boynuma borç olsun! demek muğlak bir nezirdir. Nezrin yasaklanmasının vechi: Karşılık şâibesinden kurtulmamasıdır. Çünkü ibâdeti şifa karşılığı yapacağını adamıştır. Şart kıldığı şey olmazsa o ibâdeti yapmağa nefsi razı olmayacaktır. Hem bunda şifa hususunda nezrin bir tesiri varmış gibi inanmayı îham vardır. Bundan dolayıdır ki, hadis-i şerifte «bu hakikatta hiç bir şeyi geri getirmez.» buyurulmuştur. Zira bu cümle nehyin illeti yerinde söylenmiştir. Peşin yani ta'liksiz nezir bunun hilâfınadır. Çünkü o ibâdeti Allah için hâlis teberrudur. Ve nefsi ihtimal adamaksızın yapamayacağı bir şeye mecbur etmektir. Binaenaleyh ibâdettir. Bu nezrin bize göre ibadet olduğuna delil, Feth-ul-Kadir'in hac bahsinden az önceki şu açıklamasıdır:

«Bir kimse itikafı nezir edip dinden döner de sonra tekrar müslüman olursa o kimseye nezirin icâbı lazım gelmez. Çünkü ibâdeti nezir etmenin kendisi ibâdettir. Bu ise sair ibadetler gibi dinden dönmekle bâtıl olur.»

Bu nezirden murad: Şarta bağlı olmayan münecez nezirdir. Zira söylediğimiz gibi Buharî'nin bazı şarihleri hadisdeki yasağı, dileğinin hasıl olması hususunda nezrin tesiri olduğunu itikad edenlere haml etmişlerdir. Öyle görünüyor ki, yasak umumidir. Çünkü mezkûr hadisde: «Sâdece bununla bahîlin cebinden mal çıkarılır.» buyurulmuştur. Allah'u âlem.

TENBİH : Şârih neziri nafile namazlarla kayıtlamıştır. Bunun manası sünnetlerde nezir etmenin efdal olmasıdır. Bunun vechi herhalde şudur: Sünnetler Peygamber (s.a.v.) in farzlardan önce ve sonra kıldığı namazlardır. Bizden istenilen, onun yaptığı şekilde kendisine tabi olmamızdır. Rasûlüllah (s.a.v.)'in bu sünnetleri evvela nezir eder dediği bize nakl edilmemiştir. Onun için bazıları: «Sünnetleri kılmış olmaz.» demişlerdir. Binaenaleyh efdal olan, nezir etmemektir. Allah'u âlem.

METİN

Bir kimse sünnetleri terk ederse, bunları hak gördüğü takdirde günahkar olur. Aksi takdirde kâfir olur. Teravihten maada nâfilelerde efdal olan evde kılmaktır. Meğer ki tamamen bırakacağından korkusu ola! Esah kavle göre daha ziyade huşû ve hulusla kılınan namaz daha fâziletlidir. Abdestten sonra iki rekat namaz kılması mendubtur. Maksat aza kurumadan kılmaktır. Nitekim Şurunbulâliye'de Mevâhib'ten naklen izah edilmiştir.

İZAH

«Teravihten maada nafileleri evde kılmak efdaldir.» Sözü farzdan önce ve sonra kılınan bütün nâfilelere şâmildir. Çünkü Sahîhaynda rivâyet olunan bir hadiste: «Size evlerinizde namaz kılmayı tavsiye ederim. Zira kişinin en hayırlı namazı evinde kıldığıdır. Yalnız farz namaz müstesnâ!» buyurulmuştur.

Ebû Davud'un rivâyet ettiği bir hadiste dahi: «Kişinin evinde kıldığı namaz benim şu mescidimde kıldığımdan daha fazîletlidir. Yalnız farz namaz müstesnâ!» buyurulmaktadır. Tamamı Münye şerhindedir. Bu daha fazîletli olunca evine gittiği takdirde kendisini meşgul etmek korkusu lazım gelmeyecek şeylere riâyet gerekir. Yahud evinde zihnini meşgul edecek ve huşûu bozacak bir şey varsa o zaman mescidde kılar. Çünkü huşû tarafına itibar daha çoktur.

Teravih namazı ise mescidde kılınır. Zira cemâatla eda edilir. Cemaatın yeri mesciddir. Münye şerhinde tahiyye-i mescid namazı da istisnâ edilmiştir. Bu açıktır.

Ben derim ki: İkişer rekat ihram ve tavaf namazları da müstesnadır. Çünkü birincisi mîkâtta mescidde kılınır. Nitekim lübabta beyân edilmiştir. İkincisi de makam-ı İbrahim'de kılınır. Yoldan gelince kılınan iki rekat da müstesnadır. Yola çıkarken kılınan bunun hilâfınadır. Çünkü evde kılınır. Nitekim gelecektir. İtikâfa girenin kıldığı nafile ve kezâ geciktirdiği takdirde kaçıracağından korktuğu nâfile dahi müstesnadır.

Güneş tutulduğu zaman kılınan namaz da müstesnadır. Zira cemaatla kılınır.

«Abdestten sonra iki rekat namaz kılmak mendubtur.» Çünkü Muslim'in rivâyet ettiği bir hadiste: «Güzelce abdest alıp iki rekat namaz kılan ve kalbi ile yüzü ile o namaza yönelen hiç bir kimse yoktur ki kendisine cennet vâcip olmasın.» buyurulmuştur. Hazâin. Gusül de abdest gibidir. Bunu Tahavî Şurunbulâliye'den nakl etmiştir. Bu iki rekatta kâfirun ve ihlas sureleri okunur. Nitekim Ziyâda beyan edilmiştir. Acaba Tahiyye-î mescid gibi başka bir namaz bu iki rekatın yerini tutarmı, tutmaz mı? düşün.

Sonra lübab'ül Menâsik şerhinde gördüm ki iki rekat ihram namazı istihare namazı ve benzerleri gibi müstakil bir sünnettir. Farz namaz bunların yerini tutmaz.

Tahiyye-i mescid ve abdestten sonraki şükür namazı böyle değildir. Zira bunlar için ayrıca namaz yoktur. Nitekim Hüccet nâm kitabın sahibi bunu tahkik etmiştir.

METİN

Sahîh kavle göre  güneş doğduktan zevâle erinceye kadar dört rekat veya daha fazla kuşluk namazı kılmak mendubtur. Kuşluk namazının muhtar olan vakti gündüzün dörtte birinden sonradır. Münye'de bu namazın, en az iki, en çok oniki, orta sekiz rekat kılınacağı bildirilmiştir ki, efdali ortası (yanı sekiz rekât)dır. Nitekim zehâr-i eşrefiye'de beyân edilmiştir. Çünkü bu Peygamber (s.a.v.)'in fiili ve kavli ile sâbit olmuştur. En çok miktarı yalnız kavli ile sabittir. Bu izah en çok miktarı bir selamla kılındığına göredir. Ayrı ayrı kılındığı takdirde ne kadar ziyâde ederse o kadar daha fazîletli olur. Nitekim bunu ibn Hacer Buharî şerhinde anlatmıştır.

Zehâir-i eşrefiye ibn şıhne'nın fıkhî bilmeceler hakkında bir eseridir.

İZAH

Kuşluk namazının mendûp olduğu tercih edilmiştir. Nitekim Gazneviye, Hâvî, Şır'a, Miftah ve Tebyin sahipleri ve diğer ulema kesinlikle buna kaildirler. Bazıları bu namazın müstehap olmadığını söylemişlerdir. Çünkü Buhari'de İbn Ömer (r.a.)'nın bunu inkar ettiği bildirilmektedir. Münye şerhinde bu namazın müstehap olduğunu gösteren deliller sayılmıştır. Bu namazda şer'a'da beyan edildiği vecihle Veş-Şems ile Ved-duhâ sureleri okunur. Zahirine bakılırsa iki rekattan fazla da kılsa aynı sureleri okur.

Münye şerhinde «güneş doğduktan sonra» yerine güneş «yükseldikten sonra» denilmiştir.

«Kuşluk namazının muhtar olan vakti»nden murad: Kılmak için tercih edilen vakittir. Bu sözü Münye şarihi, Hâvîye nisbet etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü Zeyd bin Erkam hadisinde: Rasûlüllah (s.a.v.); Evvâbin namazı Deve yavruları yere çöktüğü vakit kılınır. buyurdu. denilmiştir. Bu hadisi Muslim rivâyet etmiştir. Deve yavrularının çökmesi ayakları sıcağın şiddetine dayanamadığı içindir.

Kuşluk namazının en az iki rekat kılınacağını Şeyh İsmail (Hâik) de Gazneviye, Hâvi, Şır'a ve Semerkandiye'den nakl etmiştir. Musannıfın söylediğini tebyin, Miftah ve Dürer sahipleri de benimsemişlerdir. En az iki rekattır diyenlerin delili: Peygamber (s.a.v.)'in hazreti ebû Hüreyre'ye iki rekat namaz kılmasını tavsiye buyurmasıdır. Nitekim Sahibi Buhâri'de rivâyet edilmiştir.

Dörttür diyenlerin delili: «Peygamber (s.a,v.) kuşluk namazını dört rekat kılar; Allah'ın dilediği kadar da ziyâde ederdi.» hadisidir. Bunu Muslim ve diğer hadis İmâmları rivâyet etmişlerdir. İki hadisin araları bazı muhakkakların işaret ettikleri vecihle «iki rekat en az mertebesi dört rekat da kemâl derecesinin en aşağısıdır.» demek suretiyle bulunur.

Kuşluk namazının en çoğu on iki rekattır. Çünkü Tirmizî ile Nesâînin îçinde zaif bulunan bir senedle rivâyet ettikleri bir hadiste Rasûlüllah (s.a.v.): «Her kim kuşluk namazını oniki rekat kılarsa Allah ona cennette altından bir köşk binâ eder.» buyurmuştur. Takarrur etmiş bir kaidedir ki, zaif hadisle fazîletler hususunda amel câizdir. Münye Şerhi. Bazıları bu namazın en çok sekiz rekat kılınacağını söylemişlerdir.

Hılye sahibi bu kavli İmâm Ahmed'e Şafiîlerden bazıları ise ekser ulemaya nisbet etmişlerdir. İbn Hacer Buharî şerhinde şöyle demiştir: «Efdal ile ekser arasında fark tasavvur edilemez. Ancak kuşluk namazını bir selamla oniki rekat kılan hakkında tasavvur edilebilir. Çünkü bu namaz, kuşluk namazı sekiz rekattır diyenlere göre mutlak surette nâfile olur. Ama ikişer rekat olarak ayrı kılarsa kuşluk namazını kılmış olur. Sekizden fazla kıldığı mutlak surette nâfile olur. Böylece oniki rekat onun hakkında sekizden efdal olur. Zira hem efdali hem ziyadesini kılmıştır.»

Ben derim ki: Bunun hâsılı şudur: Kendisince ziyadesi sabit olmadığı için, kuşluk namazının en fazlası sekiz rekattır diyen kimse bu namazı bir selamla on iki rekat olarak kılsa kuşluk namazının sünnet miktarı yerine geçmez. Çünkü meşruun hilâfına niyet etmiştir. Ona göre efdal olan, sekiz rekat kılmaktır. Fakat kuşluk namazının en fazlası oniki rekattır diyenlerin kavline göre - amellerin fazîleti hakkında zaif hadisle amel câiz olduğundan - oniki rekat kılmak efdal olur. Nitekim ikişer veya dörder rekatta selam vererek ayırsa bütün ulemâya göre efdal olur.

HULÂSA : Sekiz rekatın efdal olması - fazlası sâbit olmadığı için - kuşluk namazının en fazlası sekiz rekattır. Sözüne binaendir. O zaman şârihin sözündeki sakatlık sana gizli kalmaz. Zira o bu namazı en fazla oniki rekat kabul etmiş orta olan sekiz rekatın efdal olduğunu söylemiştir. Şu da var ki, biz bu namazın en fazla sekiz rekat olduğunu kabul etsek - mutlak surette nafile olsun diye bir selâmla oniki rekat kıldığı vakit - sekiz rekat onikiden daha faziletlidir diye kayıtlamak mezhebimizin kaidelerine uymaz. Belki bizim kâidelerimize göre neye niyet etti ise o olur. Meselâ: Öğle namazını altı rekat kılar da dört rekatta oturursa, kalan iki rekat önceki rekatların farziyet sıfatını değiştirmez. Çünkü bize göre gerek farz gerekse nafile tahrimesinin üzerine binâ sahîhtir. Sayıyı niyet etmenin faydası zararı yoktur. Binaenaleyh kuşluk namazını sekiz rekattan fazla kılarsa, fazlası mutlak surette nafile olur. Selamla ayırdığını ayırmadığını fark etmeksizin hepsi mutlak nâfile olmaz. Evet, selamla ayırmadan kılarsa dört rekattan fazlası gündüz nafilelerinde mekrûhtur. Velev ki kuşluk namazının en çok miktarını geçmesin. Bu takdirde sekiz rekatın efdal olması zâhir değildir.

Şafiîlerden biri buna cevap vermiş ve: «Sekiz rekatın efdal olması tabi olmak sebebiyledir.» demiştir. Yani sekiz rekatın efdal olduğu sahîh hadislerle sâbittir. Binaenaleyh bu aded hususunda şârih hazretlerine tabi olmak tercih edilir. Ziyade böyle değildir, Onun hadisi zaiftir. demek istemiştir. Lâkin ona da şöyle itiraz edilebilir: En fazla miktarı kılarsa onun içinde şârih hazretlerine tabi olunan sekiz rekat ta vardır. Meğer ki yine sekiz rekat en fazla miktarıdır sözü üzerine binâ edile; ve bu namazı bir selamla sekizden fazla kılarsa niyet ettiği değil, mutlak nâfile olur denile. yahud: Sekiz rekatın her çifti mecmuuna bakmayarak fazlasının her çiftinden efdaldir denile! Burada benim anladığım budur. Allah'u âlem.

METİN

Mendûplardan bazıları da yola çıkılacağı zaman kılınan iki rekat ve yoldan dönüldüğü zaman kılınan iki rekat namazla gece namazıdır. Cevhere'de beyân edildiğine göre bu namazın en azı sekiz rekattır. Mezkûr namazı üç kısma bölerse ortadaki en fazîletlisidir. Yarıya bölerse sona kalan kısım efdaldir.

İZAH

Mukattam bin Miktam'dan rivâyet edilmiştir ki, Rasûlüllah (s.a.v.): «Hiç bir kimse âilesine sefere çıkacağı zaman onların yanında kıldığı iki rekat namazdan daha fazîletli bir şey bırakmaz.» buyurmuştur. Bu hadisi Taberanî rivayet etmiştir. Ka'b bin Malik'ten de şu hadis rivâyet olunmuştur: Rasûlüllah (s.a.v.) ancak gündüzleyin kuşluk zamanında dönerdi. Dönüşte mescidden başlar; orada iki rekat namaz kılardı. Sonra orada otururdu.» Bu hadisi Muslim rivayet etmiştir. Münye şerhi. Bundan anlaşılan. Sefer namazının eve, dönüş namazının mescide mahsus olmasıdır. Şafiiler bunu açıkca söylemişlerdir.

Gece namazına gelince: Ben derim ki, gece namazı gündüz namazından efdaldir. Nitekim Cevhere ile Nur-ul-izah'da böyle denilmiştir. Gerçekten bir çok âyet ve hadisler gece namazının fazîletini bildirerek ona teşvikte bulunmuşlardır.

Bahr sahibi diyor ki: Bunlardan biri de Sahîh'i Muslim'de merfu olarak rivâyet edilen şu hadistir: Farzdan sonra en fazîletli namaz gece namazıdır. Taberanî dahi merfu olarak şu hadisi rivâyet etmiştir: Geceleyin mutlaka namaz kılmak lazımdır. Velev ki bir koyun sağacak kadar olsun. Yatsıdan sonra kılınan namaz gece namazından sayılır. Bu gösterir ki mezkûr sünnet yatsıdan sonra uyumadan evvel kılınan nâfile namazla yerine getirilmiş olur.»

Ben derim ki: Hılye sahibi bunu açıklamış; biraz söz ettikten sonra şunları söylemiştir: «Sonra aşikardır ki teşvik edilen gece namazı teheccüttür. Şafiîlerden Kadı Hüseyn'in bildirdiğine göre ıstılahta teheccüd namazına uykudan kalktıktan sonra kılınan nâfile namazıdırlar. Kadı sözünü Taberanî'nin Mu'cemindeki Hâccac bin Amr (r.a.) hadisiyle teyid etmiştir.

Haccâc şöyle demiştir: Sizden biriniz geceleyin kalkıp sabaha karşı namaz kılarsa teheccüd yaptım sanır. Teheccüd ancak uyuduktan sonra kalkıp kılınan namazdır.» Şu kadar varki bu hadisin senedinde ibn Lehia vardır. Bu zat hakkında söz edilmiştir. Lâkin zâhire bakılırsa Taberânî'nin ilk hadisi tercih edilir. Çünkü şârih (s.a.v.) hazretleri tarafından kavlen teşri'dir. Bu öyle değildir. Bununla İmâm Ahmed'den rivâyet edilen: «Gece namazı güneşin kavuşmasından fecir doğuncaya kadardır.» sözü hükümsüz kalır.» Bu satırlar Bahr'dan kısaltılarak alınmıştır.

Ben derim ki: Anlaşıldığına göre Taberanî'nin ilk hadisi gece namazının vaktinin yatsı namazından sonra olduğunu bildirmektedir. Hatta bir kimse yatsıdan önce uyur da sonra yatsıyı kılmadan nafile namaz kılarsa sünnet yerine geçmez. Taberânî'nin ikinci hadisi de birinciyi tefsir etmiş olur. Böyle demek, aralarında çelişme ve tercih isbatından daha iyidir. Çünkü onda iki hadisten biri ile ameli terk etmek vardır. Bir de böyle olursa ıstılaha göre hareket edilmiş olur. Hem âyât ve hadislerin mutlak ifadelerinden anlaşılan da budur. Sonra teheccüd zorla uykuyu gidermektir ve teessüm yani günahtan korunmaya benzer. evet, gece namazı ve kıyâm-ül-leyl tabirleri teheccüde âm ve şâmil sözlerdir. İmâm Ahmed'e yapılan itiraza bununla cevap verilir. Benim anladığım budur. Allah'u âlem.

TENBİH : Buraya kadar geçenlerden anlaşılıyor ki, teheccüd ancak nafile namazla hâsıl olur. Bir kimse yatsı namazından sonra uyur da sonra kalkıp kaza namazları kılarsa teheccüd yapmış sayılmaz. Şafiîlerden bazıları bu hususta tereddüt etmişlerdir.

Ben derim ki: Zâhire göre nafile kaydı ekseriyetle vukuuna binaendir. Teheccüd hangi namazla olsa hâsıldır. Zira geçen hadiste: «Yatsı namazından sonra kılınan namaz gece namazındandır.» buyurulmuştur. Sonra bilmiş ol ki, şarihin gece namazını mendûplardan saymasını el-Havi-l-Kudsî sahibi de benimsemiştir.

Muhakkık Kemâl b. Hümâm Feth-ul-Kadir'de onun sünnet mi, mendûp mu olduğunda tereddüt etmiştir. Çünkü kavlî deliller mendûp olduğunu, fiilen devam ise sünnet olduğunu gösterir. Rasûlüllah (s.a.v.) bir nâfileye devâm buyurursa o nafile sünnet olur. Lâkin bu izâhat teheccüdün onun hakkında nafile namaz olmasına göredir. Nitekim bir tâife buna kâildir. Başka bir taife ise teheccüdün ona farz olduğunu söylemişlerdir. Binaenaleyh onun devam buyurması bizim hakkımızda sünnet olduğuna delalet etmez. Lakin sahîh'i Muslim ile diğer hadis kitablarında hazreti Âişe'den naklen açıkça beyân edildiğine göre teheccüd namazı vaktiyle farz olup sonradan nesh edilmiştir. Feth-ul-Kadir sahibinin söylediklerinin Hulâsası budur. Bunun ifade ettiği mânâ bizim hakkımızda sünnet olduğuna itimad etmekdir.

Zira Peygamber (s.a.v.) teheccüde farziyeti nesh edildikten sonra devam etmiştir. Onun için de Hılye sâhibi: «En münasibi sünnet olmasıdır.» demiştir.

«Cevhere'de beyân edildiğine göre bu namazın en azı sekiz rekattır.» Şârihin «Cevhere'de» diye kayıtlaması el'hâvi-l-Kudsî'de: «Kolayına geldiği kadar namaz kılar. Velev ki iki rekat olsun. Bu hususta sünnet dört selamla sekiz rekat kılmaktır.» denildiği içindir. Dört selamla kaydı İmâmeynin kavline göredir.. İmâm-ı A’zam'ın kavline göre bu kayıt yoktur. Nitekim Hılye'de zikir edilmiştir. Yine Hılye'de şöyle denilmektedir: «Bu söz Peygamber (s.a.v.) teheccüdü en az iki, en çok sekiz rekat olduğuna göre söylemiş ve Serahsî'nin Mebsut'undan alınmıştır.» Bundan sonra Hılye sahibi üstâdı muhakkık ibn Hümâm'a uyarak Mebsutta tayin edilen en çok miktarını gösteren hadisleri sıralamıştır. Peygamber (s.a.v.) teheccüdünün en az miktarının vitirden başka dört rekat olduğunu bildiren Ebû Davud hadisini de zikir etmiştir. Bunun tamamı oradadır. Oraya müracâat et! Lâkin son olarak Peygamber (s.a.v.) den rivâyet olunan şu hadisi zikir etmiştir: «Her kim geceleyin uyanırda ailesini uyandırır ve iki rekat namaz kılarlarsa ikisi de Allah'ı çok zikir eden erkeklerle kadınlardan yazılırlar.» Bu hadisi Nisâî, İbn Mace, sahibinden ibn Hibbân ve Hâkim rivayet etmişlerdir. Münzirî: «Bu hadis şeyhaynin şartı üzere sahîhtir.» demiştir.

Ben derim ki: Binaenaleyh teheccüd namazının en azı iki rek'at, ortası dört, en çoğu sekiz rekattır. demek gerekir. Allahu âlem. Bir kimse teheccüd namazını üçe bölerse, yani üçde birini kılıp üçte ikisinde uyumayı dilerse ortadaki üçdebir iki taraftakilerden efdaldir. Çünkü o kısımda gaflet daha tamamdır. İbâdetde daha ağırdır. «Yarıya bölerse sona kalan kısım efdaldir.» Yani yarısını namazla yarısını da uyku ile geçirmek isterse sona kalan kısmını namazla geçirmek efdaldir. Zira o kısımda ekseriyetle günahlar az olur. Bir de sahîh bir hadiste: «Gecenin son üçde biri kaldığında Rabbimiz her gece dünyanın semasına nüzul buyurarak: Yok mu bana dua edecek duasını kabul edeyim. Yok mu benden isteyecek dilediğini vereyim. Yok mu benden afv dileyen onu afv edeyim! der.» buyurulmuştur. (nuzulün manası inmektir. Allahü teâlâ hakkında bu tasavvur olunamadığı için gelmeyi terceme etmeden aldık) Burada Allah'ın nüzûlünden murad: Emrinin inmesidir. Nitekim halef ile selef ulemanın büyüklerinden bazıları bunu böyle tevil etmişlerdir. Tamamı ibn Hacer'in Tühfesindedir. Orada beyân olunduğuna göre efdal olan ortadaki üçdebirin dördüncü ve beşinci altıda biridir. Çünkü muttefekun aleyh olan bir hadiste:

«Allah indinde en makbul namaz, Davud'un namazıdır. Gecenin yarısını uyur; üçde birinde namaz kılar; altıda birini uyurdu.» buyurulmuştur, Hılye sahibi kesinlikle buna kâil olmuştur.

TETİMME : Yine Hılye'de bildirildiğine göre adet edinilen teheccüdü bir özür yokken terk etmek mekrûhtur. Çünkü Peygamber (s.a.v.) İbn Ömer hazretlerine: «Ya Abdullah, filan gibi olma! geceleyin namaz kılardı. sonra bunu terk etti.» buyurmuştur.

Bu hadis muttefekun aleyhtir. Binaenaleyh mükellef bir insanın yapabileceği işi yapması gerekir. Nitekim Sahîhaynda böyle sabit olmuştur. Onun içindir ki, Peygamber (s.a.v.): «Amellerin Allah'a en makbul olanı en devamlı yapılanıdır. Velev ki az olsun.» buyurulmuştur. Bu hadisi Buharî, Muslim ve diğer İmâmlar rivâyet etmişlerdir.

METİN

Bayram gecelerini, Şabanın yarılandığı geceyi, Ramazanın son on gecesini ve Zilhiccenin ilk on gecesini ihya etmek de mendubtur. Geceyi ihya bütün geceyi veya ekserisine âm ve şâmil olan her ibâdetle olur. Mendublardan biri de iki rekat istihara namazıdır.

İZAH

Şurunbulâlî İmdâd nâm eserinde bu gecelerin fazîleti hakkında varid olan hadisleri sıralamıştır. Oraya müracaat et!

Mütekaddimînden birinden - ki İmâm ebû Cafer Muhammed bin Ali olduğu söylenir - nakledildiğine göre gecenin ihyasını yarısını ibâdetle geçirmektir diye tefsir etmiş ve; «Her kim gecenin yarısını ihya ederse bütün geceyi «ihya etmiş olur.» demiştir. Hılye'de «zâhire bakılırsa hadislerin mutlak olun ifadeleri ibadetin bütün geceyi kaplamasını icap ediyor.» denilmiştir. Lâkin sahîh-i Muslim'de hazreti Âişe'den rivâyet olunan bir hadiste Âişe (r.a.): «Ben Peygamber (s.a.v.) hiç bir gece sabaha kadar ibâdet ettiğini bilmiyorum.» demiştir. Bu suretle maksadın gecenin ekserisi veya yarısı olduğu tercih edilir. Ama ekserisi hakikata daha yakındır. Meğer ki yarıyı tercih ettirecek bir sebep buluna.

İmdâd'ta beyân edildiğine göre gecenin ihyâsı muayyen bir sayıya bağlı olmaksızın yalnız başına nâfile namaz kılmak. Kur'an ve hadis okumak, onları dinlemek, tesbih, senâ ve salavat getirmekle olur. Bunlar gecenin yarıdan fazlasını kaplamalıdır; Bazıları bir saatin (cüz'ün) Kâfi geleceğini söylemişlerdir.

İbn Abbas (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre yatsıyı cemâatla kılmak ve sabah namazını da cemâatla kılmaya azim etmekle olur. Nitekim ulema bayram gecelerini ihya hakkında ayni şeyi söylemişlerdir. Muslim'in sahîhinde şu hadis vardır.

«Rasûlüllah (s.a.v.): Yatsıyı cemaatla kılan gecenin yarısını namazla ihya etmiş gibi olur. Sabahı cemâatla kılan ise bütün gece namaz kılmış gibi olur. » buyurmuşlardır.

TETİMME: İmdad sahibi «yalnız başına nafile namaz kılmak» demekle daha sonra kitabının metnindeki «bu gecelerden birini ihya için mescidlere toplanmak mekrûhtur.» Sözüne işâret etmiştir. Tamamı onun şerhindedir.

«El'Hâvi-l-kudsî» de bunun mekrûh olduğu açıklanmış ve şöyle denilmiştir: «Bu vakitlerde kılınacağı rivayet olunan namazların teravihten geri kalanı yalnız kılınır.

Bahr sahibi diyor ki: Bundan anlaşıldığına göre Recebin ilk cuma akşamı kılınan Regaib namazını cemaatla kılmak mekrûhtur; bu bid'attır. Rumeli halkının kerahet ve nâfileden kurtulmak için onu nezir etmeleri batıl bir çaredir.»

Ben derim ki: Bunu Bezzâziyye sahibi açıklamıştır. Nitekim şârih bâbımızın sonunda söyleyecektir. Münye'nin iki şarihi bu hususta uzun uzadıya söz etmiş; ve bu babta rivâyet edilen sözlerin batıl, uydurmalar olduğunu izah etmişlerdir. Bilhassa Hılye'nin izahatı geniştir. Allame Nureddin Makdisî'nin bu babta güzel bir eseri vardır ki, ona «Red'ur Râgıp an salat-ül-Regâib» adını vermiş ve dört mezhebin gelmiş geçmiş ulemâsından ekserisinin sözlerini bu eserde toplamıştır.

İstihâre namazı hakkında Cabir bin Abdullah (r.a.) dan şu hadis rivâyet olunmuştur: «Bize Rasûlüllah (s.a.v.) bütün işlerde istihareyi, kur'andan bir sure öğretir gibi öğretir ve şöyle buyururdu: Birinizin başı dara geldi mi hemen iki rekat farz olmayan bir namaz kılsın! sonra:

Allahümme inni estehiruke biilmike ve estekdiruke bi kudretike. Ve es'elüke min fazlike'l azîm. Feinneke takdiru velâ ekdiru ve ta'lemu velâ a'lem. Ve ente allâmul guyup. Allahümme in künte ta'lemu enne hâzel emre hayrun lî fî dîni ve meâşî ve âkıbeti emrî - ev kal âcili emrî ve âcilihî -Fakdirhu lî ve yessirhü lî. Sümme bârik lî fîhi. Ve in künte Ta'lemu enne hâzel emre şerrun lî fî dîni ve meaşî ve âkıbeti emrî - ev kal âcili emri ve acilihi - Fasrifhu annî vasrifni anhu. Vakdir lî el' hayre haysü kâne sümme radınî bihî.

Mânâsı şudur: Ya rabbî, senden senin ilminle hayra muvaffakiyet dilerim. Senden kudretinle kudret dilerim ve büyük fazlından nasip isterim. Çünkü sen kâdirsin; ben değilim. Sen bilirsin; ben bilmem. Sen gâibleri de bilirsin. Yarabbî! Eğer senin ilminde bu işde benim dinim, dünyam ve ahiretim için -yahud dünyâ ve âhiretim için- hayır varsa onu bana takdir buyur ve müyesser kıl! Sonra onda bana bereket ver! Eğer senin ilminde bu işde benim dilim, dünyâm ve âhiretim için -yahut dünyâ ve âhiretim için- kötülük varsa onu benden beni ondan ırak eyle! Hayır nerde ise onu bana takdir buyur! Sonra beni ondan razı et! »

Duâsını okusun. Hacetini de söylesin.» Bu hadisi Muslim'den maada bütün hadis İmâmları rivâyet etmişlerdir. Münye şerhi.

Tetmim: «Yâhud dünya ve ahiretim için» ifâdesi râvinin şübhesidir. Ulema ikisini de söylemesini yani «Ve âkıbeti emri âcilihî ve âcilihi» demesini lüzumlu görmüşlerdir.

«Hâcetini de söylesin!» Tahtâvî diyor ki: «Bundan murad: Bu işde benim dînim ilh... yerine hâcetini söylemelidir.» demektir.

Ben derim ki: Yahud istihareden sonra: «Benim hâcetim şöyle şöyledir... demelidir. Hılye'de bildirildiğine göre bu duaya Allah'a hamd ve Resûlüne salavât getirerek başlamalı ve bitirmelidir.

Ezkâr'da ilk rekatta Kâfirun, ikincide ihlâs surelerinin okunacağı kayıt edilmektedir. Selefden biri ilk rekatta «ve rabbüke yahlügu ma yeşâû ve veyahtar» âyeti kerimesinin «ya'linûne» kadar; ikincide «ve mâkâne limü'minin velâ mü'minetin» âyeti kerimesinin okunacağını söylemiştir. İstihare yedi defa tekrarlanmalıdır. Çünkü ibn Sünnî'nin rivâyet ettiği bir hadiste:

«Yâ Enes başın dara geldiği zaman o hususta rabbine yedi defa istihare yap! sonra kalbine gelene bak! Zira hayır ondadır.» buyurulmuştur. Namaz kılmağa imkan bulamazsa dua ile istihare yapar.

Şır'a şerhinde şöyle deniliyor: «Ulemadan işitildiğine göre abdestle kıbleye karşı yatmalı, yatmazdan önce mezkûr duayı okumalıdır. Rüyâda beyaz veya yeşil görülürse o işin hayır olduğuna, siyah veya kırmızı görülürse şer olduğuna delâlet eder ki, kaçınmak gerekir.»

METİN

Dört rekat tesbih namazını üçyüz tesbih ile kılmak da mendubtur. Bunun fazîleti pek büyüktür. Dört rekat hâcet namazı da mendûptur. Bazıları bunun iki rekat olduğunu söylemişlerdir. Hâvî adlı eserde mezkûr namazın bir selamla oniki rekat kılınacağı bildirilmektedir. Biz bunu Hazâin'de uzun uzadıya izah ettik.

İZAH

Tesbih namazı kerahet vakitlerinin dışında her zaman kılınabilir. Yâhud günle gecede bir defo kılmalı bu olmâzsa 'her hafta veya her cuma, bu da olmazsa her ay, bu da olmazsa ömürde bir defa kılınmalıdır. Bunu bildiren hadis hasendir. Zira tarikleri çoktur. Bu hadisin uydurma olduğunu söyleyen vehim etmiştir. Tesbih namazında sonsuz sevap vardır. Onun için bazı muhakkıklar: «Onun büyü.k faziletine kulak vermeyen ve onu terk eden ancak dîni tahkir edendir.» demişlerdir. «Tesbih. namazının mendûp sayılmasında namaz nizâmını bozmak vardır.» diye dil uzatmak ancak onu isbat eden hadis zaif ise doğru olabilir. Hadis hasen derecesine yükselirse namaz nizamını bozsa da bu namazı isbat eder.

Tesbih namazı bir veya iki selamla dört rekat olarak kılınır. Bu namazda üçyüz kere: «Subhanellahi vel hamdülillâhi Velâ ilâhe illellâhu vallahu ekber.» denir. Bir rivayette «Velâ havle velâ kuvvete illâ billah» cümlesi ziyâde edilir. Bunlar her rekatta yetmişbeş kere söylenir. Subhâneke okunduktan sonra onbeş; kıraattan sonra, rükûda, rükudan doğrulduktan sonra, secdelerde ve iki secde aralarında ise onar defa ve rükû sücûd tesbihlerinden sonra söylenir. Namazın bu şekilde kılınacağını Tirmizî Câmiinde Abdullah bin Mubarek'ten rivâyet etmiştir. Abdullah bin Mubarek İmâm-ı A’zam'ın arkadaşlarından biri olup ilim, zühd ve takvada ona ortaktır.

Kinye sahibi bu rivâyetle iktifa etmiş; ve bu husustaki iki rivâyetten muhtar olanın bu olduğunu söylemiştir.

İkinci rivâyete göre kıyâm halinde kıraattan sonra yalnız bir defa onbeş tesbih ile iktifa edilir. Kalan on tesbih ikinci secdeden kalktıktan sonra getirilir. El'Havî'l-Kudsî Hılye ve Bahr sâhibleri bu kavli söylemekle yetinmişlerdir. Bu rivâyetin hadisi daha meşhurdur. Lakin Münye şârihi şöyle demiştir: «İbni Mubarek'in söylediği şekil Bahr'ın muhtasarında zikir edilendir. Bizim mezhebimize uygun olan şekil budur. Çünkü bunda istirahat oturuşuna hâcet yoktur. Bize göre bu oturuş mekrûhtur.»

Ben derim ki: İhtimal Kinye sahibi onu bundan dolayı tercih etmiştir. Lâkin biliyorsun ki bu rivâyetin hadisinin sabit olması bu şekli isbat etmiştir. Velev ki içinde bu istirahât celsesi olsun. Binaenaleyh bazan biran bazan ötekini yapmalıdır.

TETİMME : İbn Abbas (r.a.)a: «Bu namazda okunacak sure biliyor musun?» diye sorulmuş. O da Tekâsür, asr, kâfirûn ve ihlâs sürelerinin okunacağını söylemiştir. Bazıları efdal olan hadid, haşr, saf ve tegabün gibi sûreleri okumaktır. demişlerdir.

Abdullah bin Mubarek'ten bir rivayete göre bu namazı kılan kimse evvela rükû ve sücûd tesbihlerinden işe başlar.

Sonra öteki tesbihlere geçer. Muallâ bu namazın öğleden evvel kılınacağını söylemiştir. Bunu Hindiye sahibi muzmerattan nakl etmiştir. İbn Mubarek'e: «Bu namazı kılan yanılır da sehiv secdesi yaparsa tesbihleri onar onar söyleyecek mi?» diye sorulmuş da: «Hayır! Bu tesbihler ancak üçyüz tesbihtir.» Cevabını vermiştir. Molla Aliy-yül-Kârî Mişkât şerhinde şunları söylemiştir: «Bundan anlaşılan şudur: Yanılır da muayyen bir yerden bir kaç tesbihi noksan bırakırsa matlup sayıyı tamamlamak için o tesbihleri başka bir yerde getirir.»

Ben derim ki: Anlaşıldığına göre o kimse yanıldığı yere dönemez. Bu açıktır. Ve Şafiîlerden birinin dediği gibi terk ettiği tesbihleri o rükunden sonra gelen rükün kısa değilse onun içinde getirmelidir. Meselâ: Rükûdan doğrulma tesbihlerini secdede getirir. Rükû tesbihlerini dahi secdede getirir. Doğrulduğu zaman getirmez; Çünkü kısadır.

Ben derim ki: Birinci secdenin tesbihlerini de ikinci secdede getirir. Celse halinde getirmez. Çünkü celseyi uzatmak evvelce geçtiği vecihle vâciplerde bize göre meşru değildir.

Kinye'de beyân edildiğine göre tesbihleri ezberden sayabilen parmaklarıyle saymaz. Ezberden saymazsa parmaklarını yumarak sayar.

Hanefilerden allâme ibn Tülun Dımeşki'nin «Semeru't-terşih fi salat't teravih» adlı bir risalesini gördüm. Orada kendi el yazısı ile İbn Abbas (r.a.) dan rivâyet edilen şu sözleri yazmış: «Tesbih namazında teşehhüdden sonra selamdan önce:

«Allahümme innî eselüke tevfika ehlil hüdâ ve e'mâle ehlil yakîn. Vemünâsamete ehlil tevbeti ve azme ehlil basari ve cidde ehlil haşyeti ve talebe ehlil rağbeti ve teabbüde ehlil verai. ve irfâne ehlil ilmi hattâ ehâfüke allahümme innî eselüke mehafeten tahcuruni an measîke hatta e'mele bitâatike amelen estehukku bihi rızâke ve hatta ünasıhake bittevbeti havfen minke ve hatta ehlüsalekennasıhate hubbenleke ve hatta etevekkele aleyke fil ümûri husne zânin bike subhane halikınnûr.» Duası okunur.

Hâcet namazı hakkında ise Şeyh İsmail Şunları söylemiştir: «Mendûplardan biride hacet namazıdır. Bu namazı Tecnîs, Mülteka ve Hızânet'ül fetevâ sahipleriyle bir çok fetva kitabları, Havî ve Münye şerhi zikir etmişlerdir.

Havî'de bunun oniki rekat olduğu ve nasıl kılınacağı beyân edilmiştir. Fakat söz götürür. Tecnîs ve diğer kitablarda ise yatsıdan sonra dört rekat olarak kılınacağı ve merfu bir hadise göre ilk rekatta bir fatiha, üç ayet'el-Kürsî; kalan üç rekatın her birinde birer fatiha, İhlas ve muavezeteyn okunacağı, Bunlar yapılırsa kılınan namaz kadir gecesinde kılınmış gibi olacağı kayt edilmiştir. Üstadlarımız: «Biz bu namazı kıldık ve hacetlerimiz görüldü.» demişlerdir. Bu. Mülteka, Tecnîs ve bir çok fetva kitablarında, kezâ Hızânet'ül fetevâda zikir edilmiştir. Münye şerhinde ise hacet namazının iki rekat olduğu bildirilmiştir. Bu husustaki hadisler tergip ve terhip adlı eserdedir. Nitekim Bahr'da da mevcuttur.

Tirmizî'nin Abdullah bin Ebî Evfâ'dan rivâyet ettiği bir hadiste hazreti Abdullah şöyle demiştir: «Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdular ki: Bir kimsenin Allah'dan veya beni Ademin birinden bir haceti olursa tertemiz bir abdest alsın; sonra iki rekat namaz kılsın; sonra Allah teâlaya senada bulunsun ve Peygambere salavat getirsin sonra şunu okusun :

«Halîm ve Kerim olan Allah'dan başka hiç bir ilah yoktur. Ulu arşın Rabbi olan Allah'ı tenzih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Yârab, rahmetinin gereklerini, kesin affını, her iyiliğin ganimetini ve her kötülükten selâmeti dilerim. Af etmedik günah, çözmedik baş bırakma! Ve râzı olduğun bir hâceti mutlaka bitir ey acıyanlar acıyanı!»

«lâilahe illallahülhalimül kerim. subhanallahi rabbil arşil azîm. elhamdülillahi rabbil alemin. Eselüke mücebatin verahmetike veazâime ma'firetike vel ğanimete min külli birrin vesselâmete min külli ismin. la tede' zenben illâ ğafertehü vela hemmen illa feractehü vela hâceten hiye leke rizan illâ gazeytehâ ya erhamerrahimin.»

Ben derim ki: Hılye sâhibi kitabının sonunda hâcet namazı için müstakil bir bölüm tahsis etmiş; orada hâcet namazının şekillerini, rivayetleri ve duaları beyan ile sözü hem uzatmış hem de iyi etmiştir. Nitekim merhumun âdeti budur. İsteyen oraya müracâat etsin!

HATİME : Yolculuk eden bir kimsenin her konakta oturmazdan evvel iki rekat namaz kılması münâsıb olur. Nitekim Peygamber (s.a.v.) böyle yapardı. Bunu İmâm Serahsî Siyer-i Kebîr şerhinde beyan etmiş; Kezâ şunu da belirtmiştir: Bir müslüman ölüme mahkum olursa iki rekat namaz kılması, ondan sonra Allah'a tevbe istiğfar etmesi müstehaptır. Tâ ki dünyada son ameli namaz ve istiğfar olsun.

Şeyh İsmail'in Şır'a şerhinden naklen bildirdiğine göre tevbe namazı. anne baba namazı, yağmur yağdığı zaman iki rekat namaz, nifakı def için gizli bir yerde iki rekat namaz, evine girip çıkarken giriş çıkış fitnesinden korunmak için namaz kılmak ta mendublar cümlesindendir. Allahü'u Âlem.

METİN

Farzın iki rekatında mutlak olarak kıraat amelen farzdır. Kırâatın ilk iki rekata tayini ise meşhur kavle göre vâciptir. Yalnız kılan için nafilenin her rekatında kıraat da farzdır. Çünkü nafilenin her çift rekatı bir namazdır. Lâkin dört rekatlı sünnet müekkedelere şâmil değildir. İhtiyatan vitirin her rekatında kırâat da farzdır.

İZAH

Farzın iki rekatında kırâat amelen farzdır. İtikaden farz değildir. Binaenaleyh inkar eden kâfir olmaz. Çünkü bu hususta ihtilaf edilmiştir. Ebû Bekir-ı Esâmm, Sufyan bin Uyeyne ve başkalarına göre sünnettir. Hasan Basrî, İmâm Züfer ve Malikîlerden Mugîre'ye göre bir rekatta kırâat farzdır. İmâm Malik'ten diğer bir rivâyete göre üç rekatta farzdır. İmâm Şafiî ile İmâm Ahmed'e ve Malik'in sahîh kavline göre dört rekatta farzdır. Meselenin tamamı Hılye'dedir.

Kıraat «mutlak olarak» farzdır yani ilk rekatlarda veya son rekatlarda yahud her çiftin birer rekatında diye kayıtlanmamıştır. T.

Ben derim ki: Bazen dört rekatlı farzın bütün rekatlarında kırâat farz olur. Nitekim İstihlâf babında geçmişti ki İmâm kendi yerine iki rekatta mesbûk birini geçirir de ona ilk iki rekatta okumadığını işâret ederse bu halîfe İmâmın dört rekatta okuması farzdır.

Şârih «meşhur kavle göre» demekle «kırâat ilk iki rekatta farzdır.» diyenlerle «ilk iki rekatta kırâat efdaldir.» diyenlerin sözlerini red etmiştir. Lâkin namazın vâcipleri bahsinde gördük ki ilk iki rekatta kırâat farzdır diyen yoktur. Bu mânâyı yalnız Bahr sahibi bazı ibârelerden anlamıştır. Tahkikini orada yapmıştık!

Nâfile kılan kimse velev hükmen olsun yalnız kılarsa her rekatta kıraat kendisine farzdır. Meselâ: İmâm reyinde yalnız ve başkasına tabi olmadığı için yalnız kılan hükmündedir. Bu kayıtla İmâma uyan hâriç kalır. Ona nâfilede kırâat farz değildir. Velev ki farz kılana uymuş olsun. Nitekim bunu İmâmlık bâbında beyân etmiştik.

«Lâkin bu, yani nafilenin her rekatında kırâat lazım gelmesi için yapılan ta'lil noksandır. Dört rekatlı sünnet müekkedelere şâmil değildir.» Zira Musannıf evvelce beyân etmişti ki, dört rekatlı sünnet müekkedelerin ilk oturuşunu da salavât okunmaz. Üçüncü rekata kalkınca Subhaneke de okunmaz. Nafilenin her çift rekatı bir namaz olsa idi. salavât ve subhaneke de okunurdu. Bu itirazı yapan Bahr sâhibidir. Buna şarihin orada işaret ettiği şu sözü ile, cevap verilebilir. «Bu sünnetler kuvvetli oldukları için farza benzemişlerdir.» Yani kıyasa göre Bahr sâhibinin dediği doğrudur. Lakın farza benzeyince onlar hakkında iki tarafa riayet olunmuş ve fukaha onların her rekatında kıraatın vâcip olduğunu söylemiş; ilk oturuşu unutan kalktığı rekatı secde ile kayıtlamadıkça kıyâm tamam olduktan sonra kaadeye dönebilir. demişlerdir. Dört rekatlı sünnet müekkedeyi bozan kimse zâhir rivâyete göre yalnız iki rekat kaza eder. Nitekim gelecektir. Buna aslına nazaran hüküm etmiş; vitirde yaptıkları gibi benzerliğine bakarak da salavât ve subhâneke okumasını men etmişlerdir. Halbuki evvelce geçtiği vecihle nâfilenin her çift rekatının bir namaz sayılması mutlak değil, bazı cihetlerdendir. Öyle olması dört rekatlı bir sünnetin ilk oturuşu terk edilmekle namazın sahîh olmaması icap ederdi. Halbuki istihsânen farza kıyas edilerek bu sahîhtir. İmâm Muhammed buna muhaliftir. Evet, bir kimse altı veya sekiz rekat nafile namazı bir oturuşla kılsa esah kavle göre câiz olmaz. Nitekim Hulasa'da da böyle denilmiştir. Çünkü farzlar içersinde bir oturuşla edası sahîh olan altı rekatlı namaz yoktur. Binaenaleyh iş kıyasa kalır. Nitekim Bedayi'de de böyle denilmiştir. Bu hususta İmâm Muhammed'in hilafının sahîh kabul edildiği de ileride gelecektir.

METİN

Bir kimse kasten ihram tekbiri ile veya üçüncü rekata kalkmakla sahîh olarak başladığı nâfile lazım olur. Ancak farz kılanın arkasında nâfileye niyet eder de sonra onu bozarak farzı kılmadığını hatırlar ve o farza niyet ederse yahud başka bir nâfile namaza veya zanla kılanın, ümminin, kadının veya abdestsizin namazına niyetlenirse yani niyetlenir de derhal bozarsa kazası lazım gelmez. Ama devamı tercih eder de sonra bozarsa kazası lazım gelir.

İZAH

Bir kimsenin kasten sahîh olarak başladığı nâfile namazı lazım olur. Yani o namaza devam etmesi lazımdır. Hatta bozarsa kazası icap eder. Ve o namazı iki rekat olarak kaza eder. Velev ki daha fazlasına niyetlenmiş olsun. Nitekim gelecektir. Sonra bu hüküm namaza mahsus da değildir. Münye şerhinde şöyle denilmiştir: «Bilmiş ol ki adamakla lazım gelen ve sıhhat hususunda başı sonuna bağlı olan nâfile bir ibâdete başlamak İmâm Malik'le bize göre o ibâdeti tamamlamanın ve kazasının vücûbuna sebeptir. Ebû Bekir Sıddîk, İbn Abbas ve bir çok eshabı kiramın kavli bu olduğu gibi tabiînden Hasan Basrî, Mekhul, İbrahim Nehaî ve diğerlerinin kavilleri de budur.

"Adamakla lazım gelen" kaydıyle abdest, tilavet secdesi. hasta dolaşmak ve gaza yolculuğu gibi adamakta lazım gelmeyen şeyler hariç kalır. Çünkü bunlar bizzat maksut değillerdir. «Başı sonuna bağlı» kaydıyla da sadaka kıraat ve İmâm Muhammed'in kavline göre itikâf gibi evveli sonuna bağlı olmayan şeyler hâriç kalır. Namaz, oruç, haç, umre, tavaf ve şeyhaynin kavline göre itikaf dâhil olur.

TENBİH : Ulemanın sözlerinden anlaşıldığına göre mücerred sahîh olarak bir ibadete başlamakla kaza lazım gelir. Velevki derhal bozmuş olsun. Miraç'ta Suğra'dan naklen şöyle deniliyor: "Bir kimse nâfile orucu derhal bozarsa kazası lazım gelmez. Ama devâma niyet eder de sonra bozarsa kazası lazımdır."

Ben derim ki: Namaz da öyledir. Bir kadın nafile namaza başlar da sonra hayzını görürse kaza etmesi vâcip olur. Bu sözün benzeri şeyh İsmail'in şerhinde de mevcuttur. Bu sözü Ebû's Suud maznun olan nâfileye haml etmiştir. Kuhistânî'nin sözü de buna delalet eder. Münehin sözü de öyledir. Nitekim gelecektir.

"Üçüncü rekata kalkmakla" ifadesinden murad: İlk çifti sahîh olarak edâ etmişse demektir. İkinci çifti bozduğu vakit yalnız onun kazası lazım gelir. Birinciye sirâyet etmez. Çünkü her çift başlı başına bir namazdır. Bahr.

"Sahîh olarak başladığı" kaydıyle şarih ümmi ve kadın gibi birine nâfile niyetle uymaktan ihtiraz etmiştir. Nitekim gelecektir. "Kasten" tabiri dahi üzerinde farz borcu var zan edip de aksi zuhur edenden ihtiraz içindir. Bu da gelecektir.

"Ancak farz kılanın arkasında nafileye niyet eder de sonra bozarsa onu kaza etmez.» Bedayi'de de beyan edildiği gibi bunu vechi şudur: O adam İmâmla yanlız bu namazı edâyi ilzam etmiştir. Gerçekten edâ da etmiştir. Zanla namaz kılmanın süretini Tatarhâniye sahibi uyundan, o da ibn Semaa tarikiyle İmâm Muhammed'den şöyle rivayet etmiştir : Bir adam öğleyi kılmadım zanniyle öğleye niyetlenirde başka biri nafile niyetiyle ona uyar: öğleyi kıldığını hatırlamayarak namazı bozarsa ikisine de bir şey lazım gelmez. Lâkin Bahr'ın İmâmlık bâbında beyân edildiğine göre bu surette cemaat olanın nafilesi ifsatla garantilidir. Kazâsı lazım gelir. İmâmın namazı öyle değildir. Buna şöyle cevap verilebilir: Bahr sahibinin ifsattan muradı cemâat olanın namazını bozmasıdır. Bu takdirde onun namazı kaza etmesi lazım olur. İmâmının bozmasiyle kaza etmez. Böyle olunca ifâde yukarıdaki beyâna aykırı düşmez. Ancak Sirac'ın sözünden anlaşılan İmâmın bozmasıdır. Çünkü şöyle demiştir: "Zanla kılan kimse namazdan çıkarsa üç imasmıza göre çıkmakla o namazın kazası vâcip olmaz. Ona uyana ise kaza vâciptir." Sirâc'ın sözü de bizim söylediğimiz şekilde te'vil olunur. Aksi takdirde şarihin tercih etmediği ikinci bir rivâyet olur.

Ümminin namazına uyan kimse hakkında Ebû-s-Suud «kaza vâcip olması gerekir.» demiştir. Zira evvelce görüldüğü vecihle bu namaza başlamak sahîhtir. Kıraatın yeri elince namaz bozulur.

«Yani niyetlenir de hatırladığında derhal bozarsa ...» sözü zan ile kılana mahsustur. Mineh'de şöyle deniliyor:. «Musannıf kasten demekle zan ile namaza başlamaktan ihtiraz etmiştir. Meselâ: Bir farzı kılmadığını zannederek ona niyetlenir de sonra kıldığını hatırlarsa niyetlendiği namaz nafile olur. Tamamlaması vâcip değildir. Hatta onu bozmuş olsa da yine vâcip değildir.

Suğrada: «Bu hüküm nafile orucu derhal bozduğuna göredir. Oruca devamı tercih eder de sonra bozarsa kazası lazım gelir. Namaz da böyledir. Müçteba'da böyle denilmiştir.» ifâdesi vardır.

Ben derim ki: Bazı derkenar yazarları da bu sözü Timurtaşî'nin cami şerhine nisbet etmişlerdir. Lakin Tecnîs sâhibi oruç meselesini şöyle illetlendirmiştir: «O kimse oruca devam edince sanki o anda devama niyet etmiş gibi olur. Zeval'den önce ise nâfile oruca başlamış sayılır. Ve üzerine vâcip olur.»

Hulâsası: Hatırladığında oruca devamı tercih edince niyetin zamanı da geçmediğine göre yeniden niyetlenmiş gibi olur. Ve oruç kendisine lazım gelir. Namazda bu mümkün değildir. Binaenaleyh onu oruca katmak müşkildir.

METİN

Zâhir rivâyete göre nafileye velev ki güneş batarken, doğarken veya istiva halinde iken niyet etmiş olsun. Bu namazı bozması harâmdır. Çünkü Teâlâ hazretleri: «Amellerinizi bozmayın!» buyurmuştur. Ancak bir özürden dolayı bozulabilir. Kazası da vâciptir. Velev ki bozulması kendi fiili ile olmasın. Mesela:

Teyemmümlü bir kimsenin suyu görmesi, namaz kılan veya oruç tutan bir kadının hayz görmesi bu kabildendir. Bilmiş ol ki, kula kendi iltizamiyle vâcip olan şeyler iki nevidir.

Birincisi: Sözle vâcip olur. Bu nezirdir ki, İmâm bahsinde gelecektir.

İkincisi: Fiil ile vâcip olur. Bu da nafile ibadetlere başlamaktır. Bunları şu beyt toplamaktadır:

«Nafilelerden yedi danesi vardır ki niyetlenene lazım gelirler.

Bu hüküm şeriat sahibinin sözünden alınmıştır;

Oruç, namaz, tavaf, dördüncüsü hac;

İtikâf, Umre, yedincisi de ihramdır.»

İZAH

İmâm-A'zam'dan zâhir rivayete göre bir kimse nafile namaza mekrûh vakitlerden birinde başlamış bile olsa tamamlaması icap eder. O namazı bozarsa harâm işlemiş olur. İmâm-A'zam'dan başka bir rivâyete göre mekrûh vakitlerde oruca başlamaya kıyas ile bu vakitlerde başlanan nafile namaz niyetlenmekle lazım gelmez. Zâhire göre fark: O kimseye o anda oruçlu denmesinin sahîh olması, namazda ise secde etmeksizin namazda demenin sahîh olmamasıdır. Onun için oruç tutmayacağına yemin eden kimse mücerred niyetlenmekle yemini bozulur. Namaz kılmayacağına yemin eden böyle değildir. Nitekim gelecektir. Nehr.

Özür bulununca bu namazı bozmak harâm olmaz. Bilakis bazen mubah, bazen müstehap bazen da vâcip olur. Nitekim Musannıf bunu namazın mekrûhları 'bâbının sonunda beyan etmiş ve şöyle demiştir:

«Özürlerden biri de mekrûh vakitte namaza başlamasıdır.

Bedayi'de bildirildiğine göre bizce efdal olan o namazı bozmaktır. Tamamlarsa isâet etmiş olur. Ama kazası lazım gelmez. Çünkü o namazı vâcip olduğu sıfatta eda etmiştir. Bozarsa kazası lazım gelir.»

Bahr sahibi diyor ki: «Kerahet tahrimiyeden kurtulmak için o namazı bozmanın vâcip olması gerekir. Bu ameli bozmak değildir. Çünkü daha mükemmelini yapmak içindir. Bu bozmak sayılmaz.»

«Kazâsı da vacibtir.» Yani velev ki bir özürden dolayı bozsun ve bildiğin gibi özür kerahet vaktinde kılması olsun.

Bahr'da şöyle denilmiştir: «O namazı başka bir kerahet vaktinde kaza etse câizdir. Çünkü nâkıs olarak vâcip olmuştur. Ve vâcip olduğu şekilde edâ etmiş olur. Bu câizdir. Nitekim o namazı nâkıs vakitte tamamlaması da câizdir.»

«Bunları şu beyit toplamaktadır.» Yani başlamakla vâcip olan nafile ibâdetler şu manzumede sıralanmışlardır. Kâide şudur: Adamakla ifâsı lazım gelen ve sahîh olmak için evveli sonuna bağlı olan her ibâdet başlamakla vacib olur. Nitekim az yukarıda Münye şerhinden naklen arz etmiştik. Buradaki nazmı Ebû-s-Suud, Sadreddin bin İzzet'e nisbet etmiştir.

Mücerred niyetle tavâfa başlamak onu yedi şavt olarak tamamlamayı gerektirir.

İtikâfa gelince: Şârih itikaf babında Musannıf ile başkalarından naklen bildirecektir 'ki, bazı muteber kitablarda: «Başlamakla itikafın lazım gelmesi zaif kavle istinad eder.» denilmiştir. Yani bu söz nafile itikaf bir gündür rivayetine göredir. Zâhir rivâyette itikafın en azı bir saattir ki, Buna göre başlamakla itikaf lazım olmaz. Belki mescidden çıkmakla sona erer.

Ben derim ki: Lâkin Bedayi'de beyân edildiğine göre itikafa başlamak edanın yetiştiği miktarda ilzam eder. Mescidden ancak o kadarcığı vâcip olarak çıkınca fazlası kendisine lazım gelmez.

Evet, itikaf bâbında Feth'deh naklen beyân edilecektir ki. ramazanın on gününde itikafa girmek başlamakla lazım gelmelidir.

İhram meselesinde lübâb-ül-menâsik'te şöyle denilmiştir: «Bir kimse hac veya umre diye tayin etmeksizin ihrama niyet etse sahîhtir. Ve kendisine lazım gelir. O kimse bunlardan birinin amellerine başlamazdan önce niyetini hangisine dilerse ona sarf edebilir.»

METİN

Dört rekatlı sünnet-i gayrı müekkedeye niyet eden kimse o namazı ilk iki rekat esnasında veya ikinci çiftte bozarsa Halebî ve başkalarının tercihlerine göre iki rekat olarak kaza eder. Yani iki rekatın teşehhüdünü yapmışsa iki rekat kaza eder. Aksi takdirde bütün namaz bilittifak bozulur. Kâideye göre her çift rekat bir namazdır. Ancak İmâma uymak, nezir ve ilk oturuşu terk etmek gibi bir arıza olursa iş değişir.

İZAH

Musannıfın «dört rekatlı» diye kayıtlaması, nâfileye başlar da sayı niyet etmezse bilittifak iki rekat koza etmesi lazım geleceği içindir. «Niyet eden» diye kayıtlaması ise, namaz kılmayı nezir edip dört rekata niyetlenirse bilittifak dört rekatın kazası lazım geleceği içindir. Nitekim Hulasa'da bildirilmiştir. Çünkü bunun sebebi vucubu vuzu edilmiş sigası ile nezirdir. Bahr.

İki rekat kaza etmesi zahir rivayeye göredir. Hulâsada İmâm Ebû Yûsuf'un evvela dört rekat kaza eder dediği sonradan İmâm-A'zam'la İmâm Muhammed'in kavline döndüğü sahîhlenmiştir. Şu halde iki rekat kaza lazım gelmesi bilittifaktır. Çünkü başlamak sebebiyle vâcip olmak, vaz'an sabit değil, belki edâ edileni korumak içindir. İki rekat Tamam olmakla edâ edilen korunmuştur. Şu halde zaruret yokken ziyade lazım gelmez. Bahr.

Halebî ve başkaları bu kavli tercih etmişlerdir. Halebî Münye şerhinde şöyle demektedir: «Ama öğleden önceki sünnete yahud cumanın ilk veya son sünnetine başlar da sonra birinci veya ikinci çift rekatlarda bozarsa bilittifak dört rekat kaza etmesi lâzım gelir. Çünkü bu namaz ancak bir selâmla meşru olmuştur. Rasûlüllah (s.a.v)'den böyle rivayet olunmuştur. Binaenaleyh bir namaz mesabesindedir. Onun için de ilk oturuşunda salavat okunmaz. Üçüncü rekata kalkınca Subhaneke ile başlanmaz.

Şafih bir kimse bu namazın ilk iki rekatında iken evin satıldığını haber alır da dördü tamamlarsa şuf'ası batıl olmadığı gibi muhayyerenin hak hıyarı da bâtıl olmaz. Keza ilk iki rekatta iken yanına karısı girer de dört rekatı tamamlarsa halvet sahîh olmaz. O kadını boşarsa mihrinin tamamını ödemesi lâzım gelmez. Başka nafileler böyle değildir. Çünkü bu hükümler bir birinin aksinedir.»

Bahr'da bu kavli Fazlî'nin de ihtiyar ettiği bildirilmiştir. Nisab'ta bunun esah olduğu kayıt edilmiştir. Çünkü başlamakla bu namaz farz gibi olmuştur. Lâkin Bahr'da bundan önce şöyle denilmiştir. «Ulemamızdan nakl edilen zahir rivayete göre başlamakla bu namazdan yalnız iki rekatın kazası lâzım gelir. Zira nâfiledir.»

Ben derim ki: Hidâye ve diğer kitabların zâhirlerine bakılırsa onlar da bu kavli tercih etmişlerdir.

Şârihin «ilk iki rekat esnasında» diye kayıtlaması, ilk oturuşun sonu ile üçüncü rekata kalkış arasında bozarsa.bir şey lâzım gelmeyeceği içindir. Çünkü birinci çift oturmakla tamam olmuştur.

İkinciye henüz başlamamıştır.

«Veya ikinci çiftte bozarsa...» yani birinci çifti oturuşla tamamlar da ikinci çifte geçtikten sonra oturuştan evvel onu bozarsa yine iki rekat kaza eder. Burada birinci çift tamam olduğu için ikinci çifti kaza eder. Lâkin birinci iki rekatın tekrarlanması vâcip olmak gerekir. Çünkü vâcip olan selâmı terk etmiştir. Bu secde-i sehiv ile de tamamlanmaz. Nitekim bir vacibi terk edilerek kılınan her namazın hükmü budur. Bu söz ulemanın burada söylediklerine aykırı değildir. Zira onların sözleri kaza lâzım gelip gelmemek hususundadır. Bu da namazın bozulup bozulmadığına binâendir. Tekrar kılmak, sahîh fakat kerahetle eda edilen fiili ikinci defa kerahetsiz olarak yapmaktır. «Yani ilk iki rekatın teşehhüdünü yapmışsa» ifadesinden murad: Teşehhüd miktarı oturmasıdır. Okuyup okumaması müsâvidir. «Aksi takdirde bütün namaz bozulur.» Yani ilk iki rekatta teşehhüd yapmaz da ikinci çiftte namazı bozarsa bütün namaz bozulur. Çünkü birinci çift ancak ilk oturuş bulunursa namaz sayılır. ilk oturuş bulunmazsa dört rekatın hepsi bir namaz olur. Bahr.

«Kâideye göre her çift rekat bir namazdır.» Yani o kimseye nâfilenin tahrimesi ile iki rekattan fazla bir şey lâzım gelmez. Velev ki fazlasına niyet etmiş olsun. Ulemamızdan nakl edilen zâhir rivayet de budur. Bahr.

İmâma uymak ârızası, dört rekat namaz kılması gereken bir kimseye nâfile kılanın uymasıdır. Meselâ: Nâfile kılan kimse öğlenin farzını kılana uyar da sonra namazını bozarsa dört rekat kaza eder. Bu hususta namazın başında veya son oturuşta uyması fark etmez. Çünkü İmâmın namazını iltizam etmiştir. O da dört rekattır. Bunu Bahr ve Nehr sâhipleri Bedayi'den nakl etmişlerdir.

Bir kimse namaz kılmayı nezir eder de dört rekata niyetlenirse bilittifak dört kılması lâzım gelir. Nitekim Bahr'dan naklen evvelce arz etmiştik. Nihâye sâhibi bunu Mebsut'tan naklen şöyle ta'lil etmiştir: «Bu adam sözünün tahammül ettiği bir şeyi niyet etmiştir. Zira namaz ismi ikiye de dört rekata da şamildir; Ve sanki: Allah için dört rekat namaz kılmak boynuma borç olsun demiş gibidir.

Evvelce geçmişti ki, bir kimse bir selâmla dört rekat namaz kılmayı nezir eder de iki selâmla kılarsa nezrini ödemiş olmaz. Aksi böyle değildir. Buradakinin ifade ettiği mânâ ise, bir selâmla kayıtlamasa bile dört rekatı nezir etmenin dört lâzım gelmek için Kâfi gelmesidir. Bu namazı iki selâmla kılarsa nezrini ödemiş olmaz.

İlk oturuşu terk etmekte müstesnalardan biridir. Çünkü her iki rekatın bir namaz sayılması ondan sonra gelen oturuşun farz olmasını iktiza eder; ve bu oturuş terk edilmesi ile namaz bozulur, Nitekim İmâm Muhammed'in kavli bu olduğu gibi kıyas da budur. Lâkin şeyhayn'a göre oturmadan üçüncü rekata kalkınca bu namaz farza benzeyen bütün bir namaz olmuş; farz oturuş, son oturuş olmuştur ki, istihsan da budur. Bu izâha göre bir kimse bir oturuşla üç rekat nafile namaz kılsa, akşam namazına kıyasla câiz olmak gerekirdi. Lâkin esah kavle göre bu câiz değildir. Zira oturuşun bitiştiği son rekat fâsid olmuştur. Bir rekatlık nafile namaz meşru olmamıştır. Binaenaleyh ondan evvelki de fâsid olur. Bir oturuşla altı rekat nâfile kılsa bazılarına göre câiz olmaz. Çünkü istihsan, farz kıyasla bir oturuşta dört rekatlık caiz olmasıdır. Ama bir oturuşta edâ edilen altı rekatlık farz yoktur. Şu halde mesele kıyasın aslına döner. Nitekim Bedayi'de böyle denilmiştir.

TENBİH : Mezkûr kaideden Halebî ile diğerlerinin tercihlerine göre sünnet-i müekkede de istisnâ edilmek gerekir.

ONALTILI MESELELER

METİN

Nitekim her iki çift rekatta yahud yalnız birinci çiftte veya ikinci de, yahud ikinci çiftin bir rekatında veya birinci çiftin bir rekatında yahud ilk çift rekatla ikinci çiftin bir rekatında kıraatı terk etse sadece iki rekat kaza eder. Çünkü ilk çift bâtıl olunca ikinciyi onun üzerine bina etmek sahîh olmaz. Bunlar dokuz şekil olup her birinde iki rekat kaza lâzım gelir.

İZAH

Musannıf dört rekatlı nâfilenin başka şeylerle bozulduğunu anlattıktan sonra kıraatı terk etmekle bozulan meselelerini izaha başlıyor. Bunlara sekizli meseleler ve onaltılı meseleler lâkabı verilmiştir. Mezkûr meselelerde esas şudur: Namazın ilk çiftine başlamak tahrîme ile, ikinci çiftine başlamak ise tahrîme baki olmak şartiyle ayağa kalkmakla sahîh olur. İmâm-ı A’zam'a göre ilk çift rekatta kıraatı terk etmekle tahrîme kalmaz. Binaenaleyh ikinci çifte başlamak sahîh olmaz ki, bozulduğunda kazası lâzım gelsin. Sadece ilk çifti kaza eder. Çünkü kıraatı terk etmekle o bozulmuştur. Kıraatı bir rekatta terk etmek bunun gibi değildir. Zira bu, tahrîmeyi değil, edâyı bozar.

Hattâ ilk çiftin kazası vâcip olur. İkinci çifte başlamak da sahîh olur. İmâm Muhammed'le Züfer'e göre çift rekatın birinde kıraatı terk etmek hem tahrîmeyi hem edâyı bozar. O kimse iki rekatta kıraatı terk etmiş gibi olur. Binaenaleyh ikinci çifte başlaması sahîh olmaz. Bozulduğu takdirde kazası da lâzım gelmez. Yalnız ilk çifti kaza eder. İmâm Ebû Yûsuf'a göre bir veya iki rekatta kıraatı terk etmek yalnız edâyı bozar. Tahrîme bakidir, Binaenaleyh ikinci çifte başlaması mutlâk surette sahîh olur.

Hâsılı: Kıraatı terk etmekle tahrîme Ebû Yûsuf'a göre mutlâk surette bozulmaz. İmâm Muhammed'le Züfer'e göre mutlâk surette bozulur. İmâm-ı A’zam'a göre aslen terk etmekle yani iki rekatta da okumakla bozulur. Bir rekatta okumamakla bozulmaz.

Nâfile namazın her iki çift rekatlarında kıraatı terk eden kimse İmâm-ı A’zam'la İmâm Muhammed'e göre birinci çifti kaza eder. Çünkü tahrîme batıl olmuş; ikinci çifte başlamak sahîh olmamıştır. İmâm Ebû Yûsuf'a göre dört rekat kaza eder. Zira ona göre tahrîme bakidir her iki çiftte kıraatı terk ettiği için eda bozulmuştur.

Kıraatı yalnız birinci çift rekatta terk eden kimse bilittifak iki rekat kaza eder. İmâm-ı A’zam'la İmâm Muhammed'e göre iki kaza etmesi tahrîme bozulduğu ve ikinci çifte başlaması sahîh olmadığı içindir. Ebû Yûsuf'a göre iki kaza etmesi, ikinci çifte başlaması sahîh olsa bile o çiftte kıraat bulunduğundan bozulmadığı içindir. Binaenaleyh yalnız birinci çifti kaza eder. İkinci çift rekatta kıraatı terk eden de bilittifak iki rekat kaza eder. Zira birinci çift sahîh olmuştur.

İkinci çifte başlaması sahîhtir; bu kısımda kıraatı terk ettiği için edâsı bozulmuştur. İkinci çiftin bir rekatında kıraatı terk ederse yine bilittifak yalnız o çifti kaza eder. Bunun için de iki sûret vardır. Zira o rekat ikinci çiftin ya birinci yahud ikinci rekatıdır. Keza birinci çiftin bir rekatında kıraatı terk ederse bilittifak iki rekat kaza eder. Burada da iki sûret vardır. Çünkü bir rekatta kıraatı terk etmekle o çifti bozmuştur. İmâm Muhammed'e göre tahrîme bozulmuştur. İkinci çifte başlaması sahîh olmamıştır. Şeyhayn’a göre ise tahrîme bâkî, ikinci çiftin edâsı sahîhtir.

İlk çift rekatla ikinci çiftin bir rekatında kıraatı terk ederse yine iki rekat kaza eder. Burada da iki sûret vardır. Yani ilk çiftte ve ikinci çiftin bir rekatında kıraatı terk ederse İmâm-ı A’zam'la Muhammed'e göre ilk çifti kaza eder. Çünkü tahrîme bozulmuş; ikinci çifte giriş sahîh olmamıştır.

İmâm Ebû Yûsuf'a göre dört rekat kaza eder. Zira ikinci çifte giriş sahîhtir. Kıraatı terk ettiği için o çiftin edâsı da bozulmuştur.

«Çünkü ilk çift bâtıl olunca ikinciyi onun üzerine bina etmek sahîh olmaz.» Bu ifade bütün sûretlerde İmâm-ı A’zam'ın kavline göre yalnız iki rekat kaza lâzım geldiğinin ta'lilidir. Ve aslına işaret edilerek yapılmıştır. Aslı şudur: Namazın ilk çift rekatında kıraat terk edilerek namaz bâtıl olunca ikinci rekatı onun üzerine bina etmek sahîh olmaz; zira bozulmuştur. Bunun mefhumunu alırsak, ilk çift bozulmazsa üzerine binâ sahîh olur, mânâsı çıkar.

Malûmdur ki, namaza başlamak sahîh olduktan sonra bir veya iki rekatta kıraatı terk etmek edayı bozar; kaza icap eder. Binaenaleyh mezkûr ta'lilin mantuki ile Musannıf'ın «her iki çift rekatta kıraatı terk etse» yahud «yalnız birincide» ve «yahud ilk çift rekatla ikinci çiftin bir rekatında terk etse» ifadesiyle yalnız iki rekat kaza etmesi lâzım gelir demesinin vechini anlatmıştır. Çünkü bütün bu sûretlerde aslen kıraatı terk etmekle birinci çift rekatı bozmuştur. Burada tahrime bozulmuştur. Onun için o çiftin üzerine ikinci çift binâ edilemez. Binâ edilmeyince kazası da lâzım gelmez; yalnız birinci çiftin kazası lâzım gelir.

Mezkûr ta'lilin mefhumu ile de geri kalan sûretlerde yalnız iki rekat kaza etmesi lâzım gelmesinin vechini anlatmıştır.

Bu sûretler Musannıfın «yahud ikinci çiftte, yahud ikinci çiftin bir rekatında veya birinci çiftin bir rekatında kıraatı terk etse» sözleriyle ifade ettikleridir. Bu sûretlerde birinci çift rekat İmâm-ı A'zam'a göre bâtıl olmamıştır, tahrîme bâkîdir ve ikinci çifte başlamak sahîhtir. Lâkin o çiftte veya onun bir rekatında kıraatı terk ettiği için yalnız onun kazası lâzım gelir. İlk çiftin yalnız bir rekatında kıraatı terk edince yalnız o ciftin kazası Iâzım gelir. Zira ikinci çifti onun üzerine binâ etmesi ve edâsı sahîhtir.

«Bunlar dokuz şekildir.» Musannıf kitabımızın metninde bunların altısını söylemiştir. Lâkin «çiftin bir rekatında» sözü üç yerde tekrarlanmıştır. Bu söz o çiftin birinci ve ikinci rekatına şâmildir. Bu sûretle üç şekil daha meydana gelir.

METİN

Altı sûrette de dört rekat olarak kaza eder. Bu sûretler: Kıraatı her çift rekatın birinde yahud ikinci çift ile birincinin bir rekatında terk etmesi halleridir. Bütün rekatlarda okuması halleriyle birlikte sütün sûretler onaltıya ulaşır. Lâkin hiç oturmadığı veya oturup üçüncü rekata kalkmadığı veya kalkıp da o rekatı secde ile kayıtlayıp kayıtlamadığı haller kalır,

Âgâh ol!. Ve iç içe girenleri. İmâma uyanın hükmünü ayırt et ki velev teşehhüdde uysun İmâmın hükmü gibidir.

İZAH

Kıraatı her çift rekatın birinde terk etmek şöyle olur:

1 - İlk rekatla üçüncü rekatın,

2 - İlk rekatla dördüncü rekatın,

3 - İkinci rekatla üçüncü rekatın,

4 - İkinci rekatla dördüncü rekatın kıraatlarını terk eder. Böylece dört sûret meydana gelir.

«Yahud ikinci çift ile birincinin bir rekatında terk eder.» Burada da iki sûret hâsıl olur. Çünkü bu bir rekat o çiftin ya ilk rekatı yahud ikincisidir.

Bu sûretle meydana gelen altı sûrette İmâm-ı A’zam'la Ebû Yûsuf'a göre dört rekat, İmâm Muhammed'e göre ise yalnız iki rekat kaza eder. Çünkü O'nun kaidesine göre ilk çift rekatın birinde kıraatı terk etmekle tahrîme bozulur. Bu altı surette ilk çift rekatın birinde kıraat terk edilmiştir.Binaenaleyh ona göre namazın ikinci çift rekatına başlamak sahîh olmamıştır.

Şeyhayne göre tahrîme bozulmamıştır; ikinci çifte başlamak sahîhtir. Şu halde her iki çiftin edasını bozduğu için ikisini de kaza etmesi lâzım gelir. İlk dört sûrette İmâm-ı A’zam'a göre dört rekat kaza lâzım gelmesi adı geçen kaidesine uygundur. Lâkin Ebû Yûsuf bunu İmâm-ı A’zam'dan rivayeti inkâr etmiş; İmâm Muhammed'e hitaben:

«Ben sana O'ndan iki rekat kaza lâzım geldiğini rivayet ettim» demiştir. Fakat İmâm Muhammed bunu Ebû Yûsuf'tan rivayet etmekten vazgeçmemiş; ve Ebû Yûsuf'un unuttuğuna kâil olmuştur.

İmâm Muhammed'in rivayet ettiği kavl zâhir rivayedir.Ulema ona itimad etmişlerdir. Ebû Yûsuf'un İmâm-ı A’zam'dan rivayet edip sonradan inkâr ettiği altı meseleden biri budur. Bunları İmâm Muhammed «el' cami - us - Sağîr» adlı eserinde İmâm Ebû Yûsuf'tan rivayet etmiştir. Tamamı Bahr'dadır.

«Bütün rekatlarda okuması halleriyle birlikte sûretler onaltıya ulaşır.» Şârihin okuma hallerinden bahis etmemesi namaz sahîh olduğu içindir. Sözümüz kıraat terk edilmekle namaz bozulup kaza lâzım gelmesi hususundadır. Lâkin bu sûretler aklî taksimin tetimmesidir. Çünkü namazı kılan kimse ya dört rekatta kıraatı edâ etmiştir. Yahud dördünde de edâ etmemiştir. Yahud üçünde edâ etmemiştir ki, bunun için de dört sûret vardır. Bunların mecmuu altı suret eder. Yahud kıraatı iki rekatta terk etmiştir. Yani ya birinci ve ikinci rekatlarda yahud birinci ve üçüncü veya birinci ile dördüncü rekatlarda okumamıştır. Yahud ikinci ile üçüncü veya ikinci ile dördüncü rekatlarda okumamış; yahud üçüncü ve dördüncü rekatlarda kıraatı terk etmiştir. Bunlar da altı sûret eder. Yahud yalnız bir rekatta kıraatı terk etmiştir. Bunun için de dört sûret vardır.

Hepsinin mecmuu onaltı eder. Ben bu sûretleri bu tertip üzere bir cetvele çizdim. Kıraata «K» harfiyle, terk edildiğine «T» ile işaret ettim ve üç İmâmımıza göre kazası lâzım gelen rekatların sayısını her sûretin yanı başına yazdım. Onların kaidelerini iyi belledinse mânâyı çıkarman kolay olur. Cetvel şudur:

Ebû Hanîfe

Ebû Yûsuf

Muhammed